Gerçek nerede bitiyor, kurgu nerede başlıyor yine kestiremediğim ve gerçekle kurgunun müthiş bir şekilde harmanlandığı; tarih, aşk, savaş ve keder kokan bir roman Nar Ağacı. Özellikle konularını böyle ören romanlara bayıldığım gibi Nar Ağacı'nın içinde de biteviye kayboldum. Yazarımız bir gölge gibi zamanı yararak geçmişe gittiğinde ben de onun gölgesi oldum. Trabzon'a, Tebriz'e, Batum'a, Tiflis'e, Bakü'ye, İstanbul'a gittim. (Spoiler) Büyükhanım oldum muhacirlikle Reşadiye vapuruna bindim. İsmail oldum gönüllü er olarak Gülcemal vapurunda bilinmezliğe yüzdüm. Azam oldum çivit mavisi bir halı dokudum Piruz'un gözlerinde. Sofya oldum Batum'da ihtilal diye gezdim. Ama en çok Settarhan oldum. Kavgasıyla, aşkıyla, ayrılığıyla, kederiyle, korkusuyla en çok Settarhan. En çok aşkı yaşayan, en çok aşktan yaralanan ve vatan diye aşkı bilen Settarhan. Zehra'nın gözlerinde yeniden var olan Settarhan...
Romanda öyle bir bölüm var ki gözlerimin buğulanmasından, yaşların yanaklarımı yakmasından okumakta zorlandığım... Evet! Trabzon'dan çıktım başım selâmet! Karadeniz'in inişli çıkışlı yollarında bir muhacir topluluğu her adımında bir bir eksilen muhacirler! Harşit deresi kıyısında mahşeri yaşayan, arkasındaki düşmana rağmen ilerlemek zorunda olan muhacirler! Bebek, ana, kardeş, evlat, havyan demeden deli gibi akan düşmandan daha zalim, üzerindeki canları yutan Harşit! Ve işte o yolculuk..
Uzun süre etkisinden çıkamayacağım, bittiği için boşluğunu yaşayacağım, kafamın bir yerinde hâlâ dönüp duracak olan o hikaye. İyi ki şahit oldum.
Ve Nazan Bekiroğlu dili.. Öyle ki yoğun ve hatta biraz ağdalı da olsa okuru içine çekiyor ve sürekli bir sonraki sayfayı merak ettiriyor. Sanki sizinle sohbet ediyor, arkadaşıymışcasına içtenliğiyle anlatıyor size hikayesini. Siz de seve dinliyorsunuz, kayboluyorsunuz, merak ediyorsunuz..
Ve işte kitaptan bir söz ile bitireyim.
"Aşkın sebebi yok, zamanı var. An geldi.."