Martin Eden bize şunu gösteriyor: İnsan bazen hayalini kurduğu şeye kavuştuğunda bir boşluk hisseder. Çünkü çoğu zaman ulaşmaya çalıştığımız şey, gerçek bir ihtiyaç değil idealize edilmiş bir fantezidir.
Martin hayatı boyunca “vardığı yer”in büyüsüne inanır. Sonunda vardığında ise büyünün bütünüyle kendi zihninde kurulduğunu fark eder. Gerçekle temas, idealizasyona her zaman zarar verir.
Ruth’a duyduğu aşk ise aslında Ruth’a değil; temsil ettiği sınıfa, hayallerine, kültürel bir imgeye, “üstün” olanın cazibesinedir. Bu çok tanıdık bir insanlık hali: Birine değil, zihnimizdeki versiyonuna aşık oluruz kimi zaman ve ilk gerçek temas gerçekleştiğinde “hayal kırıklığı” dediğimiz şey aslında gerçeğin nihayet görünmesidir.
Yani gerçekle temas ettikçe ideal olan çöker. Ulaştığımız şey değil, ona yüklediğimiz anlam bizi motive eder. Anlam çöktüğünde başarı da, aşk da, hayat da tükenmiş hissettirmeye başlar.
Çıkarılacak bir ders olarak ne yapabiliriz?Aslında burada sorun idealler kurmak değil, ideali gerçeğin yerine koymaktır. Bir şey bizi büyülese bile, onun insan tarafını, kusurlu yanını, sınırlı doğasını fark edebilmek hayattan alınan tadı artırır. Çünkü gerçek temas acıtır ama aynı zamanda ayaklarımızı yere bastırır. İdealize ettiklerimiz çöktüğünde değil; gerçeği tüm sıradanlığıyla görebildiğimizde hayata gerçekten yaklaşırız.