GİRİŞ (sf. 11-30)
Selçuklu ordusunun Moğollara karşı Kösedağ mağlubiyeti 1243 Selçuklu tarihi için bir dönüm noktası oldu. Bu hezimetten sonra Selçuklu Sultanının Antalya'ya çekilmesiyle, Selçuklu Devleti adeta başsız kaldı ve merkezi hakimiyetini kaybetti.
Bütün Anadolu'nun işgal edileceği endişesini taşıyan Selçuklu Veziri Mühezzebüddin Ali, Moğollar'a vergi verme karşılığında Moğol kumandanı Baycu Noyan'ı Anadolu'nun işgali düşüncesinden vazgeçirdi. Vezirin, Kösedağ Savaşı'nda Selçuklu'nun sadece öncü kuvvetlerinin yenildiği ve Selçuklu ordusunun tamamının savaşması durumunda Moğollara ağır zayiat vereceği fikrini işlemesi, Moğol kumandanının nezdinde kabul gördü. (sf. 17)
Barışın sağlanmasından sonra Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev Antalya'dan Konya'ya geldi. (sf. 18). Böylelikle Anadolu'da yeniden istikrarın sağlanmasının önü açıldı.
Nihayetinde bir Moğol kumandanı ile yapılan barış müzakerelerini yeterli görmeyen Sultan G. Keyhüsrev, Moğol hükümdarı Batu Han'a bir heyet göndererek barış anlaşmasını pekiştirdi. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol imparatorluğunun hakimiyetini resmi olarak tanımış oldu. (sf. 18)
Selçuklu Devleti'nin Moğollardan izin alınmak suretiyle, Çukurova Ermeni Krallığına karşı yürütülen kuşatma esnasında G. Keyhüsrev hayatını kaybetti. (25 yaşlarındaki sultanın içki içmekteyken fenalaşıp öldüğü kaynaklarda geçmekte [Sevim-Yücel, Türkiye Tarihi, sf. 174]) (sf. 19)
1243-1277 yılları arasındaki Moğol tabiiyetinde rağmen, iktisadi gelişmelerle birlikte bu dönemde; cami, medrese, hastane, kervansaray gibi önemli eserler meydana getirildi. (sf. 20).
G. Keyhüsrev'in ölümünden sonra, geride kalan oğulları İzzeddin Keykâvus, Rükneddin Kılıçarslan ve Alâeddin Keykubat arasında yetki çatışması yaşandı. Taht mücadelesini İzzeddin Keykâvus'un kazanmasına rağmen, Moğolların Kılıçarslan'ı tahta geçirmesi üzerine, naib (vekil, vezir) Celâleddin Karatay'ın önerisiyle üç kardeş saltanatı yürürlüğe kondu. Celâleddin Karatay, her üç sultanın atabegliğini üstlenerek işlerin tek elden yönetimini sağladı. (sf. 20-21)
Celâleddin Karatay'ın 1254 yılında ölümüyle kardeşler arasındaki taht mücadelesi yeniden başladı. II. Alâeddin Keykubâd zehirlenerek öldürüldü. Yapılan savaş sonrası yenilen Kılıçarslan hapse atıldı ve II. İzzeddin Keykâvus aynı yıl içinde (1254) tahta geçti. (sf.22)
Müteakiben Moğol kumandanların aşırı istekleri Moğol hanı ile iyi geçinilerek bertaraf edilmeye çalışılsa da Moğol kumandanların kendi aralarındaki rekabeti onların ikinci kez Anadolu üzerine yürümelerine zemin hazırladı. Yapılan savaşta Selçuklu ordusu yenilgiye uğradı ve II. İzzeddin Keykâvus Alanya'ya kaçtı. Moğol ordusunun Konya'yı kuşatıp yağmalaması vaizlerin gayretleri ve telkinleriyle halktan toplanan altınların Moğol kumandanı Baycu'ya sunulmasıyla önlendi (sf. 22) [Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, 1977, sf. 486]
Baycu Konya'yı yağmalamaktan vazgeçse de şehrin dış surlarını yıktırdı (1256).
Bu kuşatma esnasında Mevlânâ'nın, Konya'yı Moğollara karşı nasıl savunduğuna ilişkin bilgiler Mevlânâ'nın kendi şiirlerinde, Mevlevî kaynaklarda ve bu kitabın ilgili bölümlerinde anlatılmaktadır. (sf. 23)
Moğol kumandanı Baycu Noyan, II. İzzeddin Keykâvus'u kendisine bağlılığını bildirmek için Konya'ya geri çağırdı. II. İzzeddin Keykâvus öldürülme korkusuyla bu davete uymayınca, Baycu Noyan bin kişilik bir kuvveti onu takibe gönderdi. Keykâvus da İznik'e giderek Bizans'a sığındı. Bunun üzerine IV. Rükneddin Kılıçarslan Baycu'nun emriyle hapisten çıkarılarak Selçuklu tahtına oturtuldu (1257) Hulagu'nun Bağdat seferine çıkarken yanında Baycu Noyan'ı ve askerlerini götürmesinden yararlanan II. İzzeddin Keykâvus Bizans imparatorundan askeri yardım alarak Konya'ya girdi, tekrar tahta geçti ve Moğollara karşı cihat ilan etti. (sf. 23) [Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, sf. 478] Kılıç Arslan ise en önemli adamı Pervâne Muîneddîn Süleyman ile birlikte Kayseri ve Tokat bölgesine çekilerek Moğolların desteğiyle taht mücadelesini sürdürdü (sf. 24) [Kaymaz, Pervâne Muîneddîn Süleyman, Ankara, 1970 sf. 35]
Moğollara dayanan kardeşine karşı II. İzzeddin Keykâvus'un Moğol aleyhtarlığı halktan destek görürken; içki,eğlence ve kadınlara aşırı düşkünlüğü, gayrı-müslim dayılarıyla Antalya'da eğlence âlemine dalması, halk ve devlet ricali arasında hoşnutsuzluk yarattı. (sf. 25) [Turan, Keykubât, sf. 488,495] Moğol ordusu Aksaray'a yönelince de ülkenin savunmasını kumandanlarına bırakarak bir daha dönmemek üzere Bizans imparatoru'nun yanına İstanbul'a gitti (1261)
Bu gelişme, Pervâne Muîneddîn Süleyman'ın otoritesini iyice güçlendirdi ve o da Kılıçarslan'ı öldürterek (1266) sultanın küçük oğlu III. Gıyaseddin Keyhüsrev'i tahta geçirdi (sf. 26). [Sevim-Merçil, a.g.e., sf. 480]
Pervâne Muîneddîn Süleyman, Moğol tahakkümüne rağmen 1262-1277 yılları arasında ama entrikayla ama zekâsıyla yönetimi tekelinde tutarak, ülkede geçici bir istikrar sağladı ancak sonunu da kendi hatalarıyla hazırladı. Moğol Komutanlarını Moğol Hanına şikayet etmeyi yeterli görmeyip Memluk Sultanı Baybars'tan yardım isteyen, Baybars'ın 1277'de Elbistan'da Moğol-Selçuklu-Gürcî-Ermeni müttefik ordusuna (bu savaşta Selçuklu askerileri Moğolların yanında gibi göründü ama ciddi olarak savaşmadı) karşı kesin zaferiyle sonuçlanan savaş sonrasında bile, Moğollardan çekinip kararsızlık gösteren ve Baybars'a sırt çeviren Pervâne Moğol hanını sadakatine inandıramadı ve idam edildi (1277). Ölümünden sonra Selçuklu Devleti'ndeki karışıklıklar artarak devam etti (sf. 26-30)
MOĞOLLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ (sf. 30-33)
Moğol devlet teşkilatı ve esasları eski Türk geleneğinin bir devamıydı. Bir şekilde Cengiz Han'a bağlı olan Türk boyları, imparatorluğun çeşitli kademelerinde görev aldılar. Böylece başlangıçta Türk-Moğol imparatorluğunun hâkim unsuru Moğollar iken, devlet genişleyince ahalinin ve askerlerin çoğunluğu Türklere geçti. Moğolların bazıları İslamiyete geçerek Türkleşti, kalanları da bugünkü Moğolistan'a çekildiler [Ahmet Temir, Moğollar, sf. 290].
Moğol imparatorluğu dağıldığında, batı kısmında yeni Türk devletleri (Altınordu, Çağatay, İlhanlı) ortaya çıktı. Moğolistan'a çekilen kısım zamanla Çinlileşti ve diğer bölgeler üzerindeki etkisini kaybetti [Temir, "Moğollar" mad., C.24, s.290-1], .
Ögedey'den sonra (Oktay) kağanlığı devralan (1251-1252) Mengü han, dedesi Cengiz'in projesi doğrultusunda, Çin'e büyük kardeşi Kubilay, Ortadoğuya ise küçük kardeşi Hülagu komutasında birer ordu gönderdi. Selçuklu devleti ile etkileşimde bulunan daha çok Hülagu komutasındaki ve İl-hanlılar (İl-han: Han'a bağlı eyalet) adındaki bu kısım oldu.
İslamiyeti kabul eden Ahmed Han zamanında (1282-1284) İlhanlı birlikleri arasında İslâm dini yayılmaya başladı ve Mahmud adını alan Gazan Han zamanında (1295-1304) geri kalan kısımlar Müslüman oldu [Temir, "Moğollar" mad., Türk Ansiklopedisi, C.24, s.293].
BİRİNCİ BÖLÜMMEVLÂNÂ'NIN YÖNETİCİLERLE İLİŞKİLERİA. Babasının Yöneticilerle İlişkileri:
Mevlânâ'nın Selçuklu idarecilerince tanınması, babası Bahâeddin Veled'in popülaritesi ile yakından ilgilidir.
Bahâeddin Veled, aslen Horasan Türklerinden olup, topluluğuyla birlikte bugünkü Afganistan sınırları içindeki Belh şehrinden göç ederek Nişabur, Bağdat, Mekke ve Şam'a uğradıktan sonra Malatya'ya geldi (1217).
Fahreddin Râzi'nin başını çektiği bir grup âlimle Bahâeddin Veled arasındaki fikir ayrılığı ve bu âlimlerin sultan Harzemşah'ı Bahâeddin aleyhinde kışkırtmaları (1213) bu göçün nedeni olarak gösterilmektedir. (sf.35)
Malatya'dan önce Akşehir'e (Erzincan) müteakiben Larende'ye (Karaman), daha sonra da Konya'ya taşındı. Alâeddin Keykubâd'ın âlim, sanatçı ve sûfîlere ev sahipliği yapması ve olumlu davranması, Larende'deki Mevlânâ ailesini de Konya'ya çekti. (sf. 36)
Konya'ya gelen Bahâeddin Veled, burada Sultan A. Keykubâd tarafından devlet töreniyle karşılanır. (sf.38)
Moğol tehdidine karşı Selçuklu şehirlerinin surlarını onarıp yeni surlar yaptırdığı dönemde Alâeddin Keykubâd, Konya'nın ihtişamlı surları tamamlanınca Bahâeddin Veled'i surları gezdirmek için davet eder. Bahâeddin şöyle der:
"Selleri ve düşman süvarilerine karşı çok güzel ve sağlam bir kale yaptın. Fakat mazlumların dua oklarına karşı ne yapabilirsin? Çünkü bu oklar yüz binlerce kale burçlarını ve bedenleri delip geçerek dünyayı harap ederler. Bu yüzden öncelikle Allah deyip çabalayarak adalet ve ihsan kalesini de sağlam yapmaya ve hayırlı dualardan seninle birlikte olacak askerler vücuda getirmeye gayret et. Zira bunlar senin için binlerce maddî kaleden daha önemlidir ve esasen halkın da dünyanın da güvenliği bunlara bağlıdır."
Bahâeddin Veled'in bu tavsiyeyle Sultan'a bir medeniyetin devamlılığı için zahiri kudret ve gelişmişlik yanında hak ihlâllerinin olmamasını vazgeçilmez bir gereklilik olarak hatırlattığı görülmektedir. Ayrıca bu olay, Mevlânâ ailesinin sultana ve onun yaptıklarına karşı tavrını ve dönemin psikolojisini yansıtması açısından önemlidir (sf. 38-39).
B. Mevlânâ'nın Selçuklu Yöneticileriyle İlişkileri
Selçuklu Devleti'nin başkentinde yaşayan, manevi rehberlik vasfıyla içinde yaşadığı toplumun düşünüş ve yaşam felsefesine karizmatik etkisi bilinen ve toplum nazarı sürekli üzerinde bulunan Mevlânâ'nın, bu vasfıyla halkın yanı sıra halkı yönetenler nezdinde de ön plana çıktığı ve kendisine saygı gösterildiği görülmektedir (sf. 41)
Mevlânâ'ya göre siyasetle uğraşanlar ile âlimlerin, din adamlarının misyonları birbirinden farklıdır ve aralarındaki ilişki çıkar ve güç devşirme maksatlı olmamalıdır. İdarecinin görevi, halkı adil ve iyi şekilde idare etmektir; âlimin misyonu ise hiçbir menfaat beklemeksizin sadece kılavuzluk, rehberlik yapmaktan ibaretttir (sf.43)
*****
Pervâne Muîneddin Süleyman ve Mevlânâ
Mevlânâ onuruna diğer âlimlerin de katıldığı bir çok sema toplantıları düzenleyen Pervâne'nin bu olumlu ve koruyucu tavrı sadece Mevlânâ'ya münhasır değildir. Kaynaklar, Pervâne'nin bu tavrının dönemin bütün âlim ve şeyhleri için de geçerli olduğunu kaydederler. Ayrıca Pervâne de dahil olmak üzere, genel olarak Selçuklu idarecilerinin diğer şeyhlerle olan ilişkileri, Mevlânâ ile olandan daha yoğundur. Sadreddin Konevî bunlardan biridir. Mevlevî kaynaklarda Mevlânâ'ya itiraz eden bir portre olarak sunulan şeyh Taceddin Erdebilî de Pervâne'nin yaptırdığı bir hangâhta şeyhlik yapmaktadır (sf.49).
***
Bir gün Pervâne'ye Mevlânâ'dan nasihat ister. Mevlânâ:
Emîr Muîneddîn eğer yapabileceksen, hiç gevşeklik göstermeden dört kıbleye hizmeti kendine gerekli bil" der.
Pervâne: " Biz bir kıble biliyoruz, diğer üçü nedir?" diye sorunca Mevlânâ:
"Birincisi namaz kıblesidir. İkincisi dua kıblesi olan gökyüzüdür. Üçüncüsü padişahlardır; onlar yoksulların ihtiyacının kıblesi ve mazlumların sığınağıdır. (...) Bu kıblelerin dördüncüsü ise Allah velilerinin kalbidir. Bu tür gönüllere günah ve zulüm taşı atmaktan sakın. (...)
Mevlânâ'nın bu yorumuna Pervâne ve etrafındakiler bazı itirazlarda bulunur.
Mevlânâ ise bu itirazlara dair şiirlerinde şu ifadelere yer verir:
"Ahmaklar, mescidi yüceltir de gönül ehlinin gönlünü yıkmaya çalışırlar."
(...)
"Allah erinin gönlü derde düşmedikçe Allah, hiçbir milleti rezil etmemiştir." (sf. 51-53)
***
Mevlânâ, kimi zaman da Pervâne'yi güçsüz ve mazlum kişilere karşı yaptığı haksızlıktan ve kötü işlerden (Kılıçarslan'ı öldürtmesi, kendisine rakip olabilecek vezirleri hapsettirmesi, başlangıçta Moğolların yanında saf tutup daha sonra Moğollara karşı Memluk Sultanı'ndan [Baybars] yardım istemesi ama bu yardım gerçekleştikten sonra da Baybars'a sırt çevirmesi, baskı ve tahakküme dayalı bir siyaset izlemesi, Moğollarla Müslümanlar [Memluklar] aleyhine yaptığı işbirliği anlaşması, vb.) dolayı eleştirmiş, haksızlık ve zulüm noktasında ona karşı üslubunu oldukça sertleştirmiştir (sf. 53) Bunlardan birinde Pervâne'nin duygulanarak ağladığı Eflâkî tarafından belirtilmektedir (sf. 55).
***
Bir gün Pervâne, Selçuklu devletinin ileri gelenleriyle Mevlânâ'yı ziyarete gider. Mevlâna onlara bekledikleri hürmeti göstermez ve hattâ bekletir. Bu durumdan hoşnutsuz kaldıkları belli olan gruba Mevlânâ, Sultan Sebüktekin ve Ebu'l Hasan Harekanî arasında geçen bir olayı anlatır (bkz. sf. 58) ve şöyle der:
"Padişahların tahtı aşk ve Aşık'ın tahtı yanında, tahtadan bir kerevettir. Dünya padişahları, nefislerinin ve tabiatlarının kötülüğünden kulluk şarabından tatmadılar. Yoksa İbrahim Ethem gibi şaşkın ve başı dönmüş vaziyette hemen saltanatlarını bırakıp harap ederlerdi."
Bunun üzerine Pervâne ve etrafındakiler, sergiledikleri hoşnutsuzluktan pişmanlık duyarak oradan ayrılırlar (sf. 57-59).
***
Mevlânâ, emîrlere/idarecilere gösterilen aşırı ilgi nedeniyle rahatsızlık duymaktadır. Ayrıca Mevlânâ'nın gelen yöneticileri ilahî hakikatleri anlamaktan yoksun, kalbi soğuk ölülere benzetmesi de dikkat çekicidir (sf. 59-60).
***
Mevlânâ'nın hakikati dile getirme ve hatalarından vazgeçirme adına pek çok tavsiye verdiği, yeri geldiğinde eleştirdiği, çıkıştığı ve kınadığı Pervâne, siyasetteki ve şahsi yaşantısındaki pek çok yanlışlığa rağmen, Mevlânâ'ya zarar vermek bir yana, her fırsatta ona saygısını ifade etmiştir.
Mevlânâ'nın babası Sultanu'l-Ulema Bahâeddin Veled'in mezarına kubbe yaptırmak istemiş ama Mevlânâ, babasının mezarı üzerinde gök kubbenin daha güzel olacağını söyleyerek kabul etmemiştir (sf. 66).
Vefatından sonra Mevlânâ'nın türbesinin masraflarına büyük oranda katkıda bulunmuş ve türbenin bir an önce yapılmasını sağlamıştır (sf. 66).
Mevlânâ'nın vefatından sonra, bir grup insan, Mevlânâ'nın sağlığında yaptığı semâ'yı bidat olduğunu söyler ve Pervâne'den bu adeti kaldırmasını ister. Bu konuda kafası karışan Pervâne, Sadreddin Konevî'ye danışır ve Konevî, kindar kimselerin lafına bakarak Mevlânâ gibi bir Allah dostunun değer verdiği bir geleneğe ilişilmemesi gerektiğini söyleyerek onun tereddütlerini giderir (sf. 66-67)
Mevlâna'nın Diğer Selçuklu İdarecileriyle İlişkileri (sf. 67-88)
Sultanlardan emîrlere uzanan geniş bir yelpazedeki Selçuklu ileri gelenleri Mevlânâ'ya saygı duymuş, ona karşı derin bir sevgi beslemiştir.
Sultan II. İzzeddin Keykâvus, Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan, Celâleddin Karatay, Taceddin Mu'tez, Sâhib Ata Fahreddin Ali, Selçuklu emîri Cacaoğlu Nureddin, Emîr Pervâne'nin damadı Mecdeddin Atabek, Hatıroğlu Şerefeddin, Emîr Alameddin Kayser, Alaeddin Keykubat'ın lalası Bedreddin Gevhertaş, Celâleddin Müstevfî, Emîr Atabek Arslandoğmuş bu isimlerin en başında gelir. Özellikle Celâleddin Karatay, Taceddin Mu'tez ve Bedreddin Gevhertaş'ın Mevlâna ile münasebetleri oldukça ileri düzeydedir.
Mevlânâ'nın yalnız yöneticilerle değil, onların hanımlarıyla da sevgi ve saygıya dayalı bir dostluğu bulunmaktadır. IV. Rükneddin Kılıç Arslan'ın hanımı Gumaç Hatun ve özellikle Emîr Pervâne'nin hanımı Gürcî Hatun bu isimlerdendir.
Mevlânâ'nın bugün elimizde bulunan resminin yapılmasına Gürcî Hatun vesile olmuş; onun isteğiyle, devrin en meşhur ressamı Aynuddevle-i Rûmî, Mevlâna'nın bugüne ulaşan resmini çizmiştir. (Kudsi Ergüner, Mevlevîlere Göre Mevlana ve Mevlevîlik Hakkında Doğru Bilinen Elli Yanlış adlı kitabında, bahsi geçen ressamın Mevlânâ'nın resmini çizme girişiminde bulunduğunu, ancak her denemesinde Mevlânâ'nın görüntüsünün değişmesi nedeniyle resmi tamamlayamadığını aktarmaktadır)
Mevlâna ve Moğollar (sf. 88-108)
Selçuklu Devleti'ni vergiye bağlayan, iç işlerine sürekli müdahale eden, dönemin hâkim gücü Moğolların o dönemde estirdiği korku ve istila endişesi, Moğol tehdidi altındaki tüm halklar üzerinde bir baskı oluşturmuştur.
Mevlânâ'nın, Selçuklu Emîri Muîneddin Pervâne'yi Müslümanların aleyhine Moğollarla yaptığı işbirliği nedeniyle eleştirmesi, Moğollara dayanan siyaseti nedeniyle kınaması, bundan tövbe edip durumunu düzeltmesi için Allah'tan yardım istemesi gerektiğine dair nasihatleri, hem dönemin siyasî şablonunu hem de Mevlânâ'nın Moğollarla ilgili düşüncelerini yansıtması açısından önemlidir.
Aslında dönemin Selçuklu idarecileri de kendi ülkelerinde Moğolları hoşnut etmek için ve onlara yaranmak zorunda kalmalarının huzursuzluğunu kendi vicdanlarında hissetmektedirler.
Konya'nın Moğollar tarafından işgal ve yağmalanması tehlikesi ortaya çıktığında, idarenin Kayseri'ye taşınmasına, bir kısım halkın şehri terk etmesine ve kalanların da korku ve telaş içinde bekleyişine rağmen, Mevlânâ ve müritleri şehri terk etmemişler; mütevekkil ve kararlı duruşlarıyla Moğolları çekinceye, şehir halkını ise birlik ve beraberliğe sevk etmişlerdir.
Moğolların eski inançlarında özellikle Budizm'in etkisiyle mistik öğretiler bulunması nedeniyle, Moğol kumandanlarından bazılarının (İrencin Noyan, Keygatu, vb.) da mistik konulara ilgili oldukları, hattâ Mevlânâ'nın vefatından sonra Sultan Veled ile dinî sohbetler yaptıkları belirtilmektedir.
İslâmın İlhanlıların resmi dini olmasını sağlayan İlhanlı hükümdarı Gazan Han (saltanat dönemi 1295-1304) Argun Han'ın oğludur. Bir dönem Hristiyanlığa ilgil duymuş, ardından babasının dini Budizm'i benimsemiş, daha sonra da kumandanlarından Nevruz Bey'in teşvikiyle 23 yaşında Müslüman olup Mahmud adını almıştır.
Gazan Han, Mecdeddin Atabek vasıtasıyla, Mevlânâ'nın Moğolların gelecekte Müslüman olacağını bildirdiği gazelini öğrenince, gazelin altın sırma ile işlenerek kaftanının üzerine yazılmasını emretmişti.
Mevlânâ'nın kendi eserlerinde ve diğer Mevlevî kaynaklarında, Mevlânâ'nın Moğollar hakkındaki tavır ve düşünceleri hakkında genel bir kanıya varmak mümkündür.
Mevlânâ'nın, doğrudan münasebet kurduğu Selçuklu idarecilerinin aksine, direkt ilişkisinin bulunmadığı Moğollarla ilgili gündeme gelen meselelerde Mevlânâ ne realiteden uzak, duygusal yalın bir milliyetçiliği ne de güçlünün yanında olma kaygısıyla Moğol sempatizanlığını savunmuştur.
********************
1. Bölüm İçin Sonuç: (sf. 108-110)
Mevlânâ, yöneticilerle ilişkilerde dönemin şartları gereği Selçuklu yöneticileri arasındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasî mücadeleden uzak kalmaya özen göstermiş; siyasîlerle tasavvuf ehli arasındaki misyon ayrımını vurgulamıştır.
Aristokrat çevrelere hitap ettiği yönündeki kanının aksine, Mevlânâ'ya en yakın bilinen dönemin aristokratları bile, Mevlânâ'yı etrafındaki müridlerin halkın avam sayılan kesimlerinden olması nedeniyle kınamışlardır. Buna rağmen, Mevlânâ müridlerine karşı tavrını değiştirmemiş, onlara olan şefkatini ve rehberliğini esirgememiştir.
Dönemin idarecileri Mevlânâ'dan ziyade, kendilerine daha fazla şekli ihtimam gösteren diğer şeyh ve âlimleri daha sık ziyaret etmişlerdir. Mevlânâ, yöneticilerin işleri gereği kendi irfan dünyasını anlamakta güçlük çektiklerini, bu anlamda gönül estetiğinden yoksun oldukları ve kendisini anlamadığını düşünmektedir.
Mevlânâ resmî tedris ile yetişmiş olması, babasından beri yöneticilerle ilişkilerinin iyi olması nedeniyle; mevcut düzene karşı çoğunlukla resmi tedris görmemiş göçebe gruplar tarafından çıkarılan isyanlara iyi gözle bakmamış , Selçuklu yöneticilerini desteklemiştir.
Mevlânâ isyan yerine mevcut düzenin huzur içinde sürdürülmesinden yanadır. Bunun için ise yöneticilerin halkı adil biçimde yönetmesi, onların huzur ve güven içinde yaşamalarının sağlanması şeklindeki aslî fonksiyonlarını yerine getirmeleri düşüncesindedir.
Yöneticilere bu anlamda olumlu katkı sağlayan Mevlânâ, bazen sert çıkışlar yapma pahasına da olsa, genellikle öğüt ve tavsiye veren bir konumdadır. Yaşadığı olaylarda genellikle olayın kısa vadeli sonuçlarından ve lokal özelliklerinden ziyade, insanın evrensel anlamda değişmez doğasına yönelik açılımlarına atıfta bulunur.
İKİNCİ BÖLÜMMEVLÂNÂ'NIN MOĞOL CASUSU OLDUĞU YÖNÜNDEKİ İDDİALAR (sf. 111-137)
Mevlânâ'nın baba diyarı Belh'in de aralarında olduğu dönem şehirlerinin Moğollarca yakılıp yıkılması, halkının kılıçtan geçirilmesi, çocukluğundan beri Mevlânâ'nın zihin dünyasında yer etmiştir.
Birtakım çevreler Mevlânâ'nın Moğollar lehinde çaba gösterdiği, hatta bunlardan bazılarında Şems-i Tebrizî'nin de bir Moğol projesi olarak Konya'ya gönderildiği iddialarında bulunsa da bunları hem vicdanen, hem de aklen sağlam temellere oturtmak mümkün değildir.
Konya'nın Moğollarca işgali ve yağmalanması tehlikesi belirdiğinde, Selçuklu idaresinin bile Kayseri'ye taşındığı, halkın bir kısmının şehri terk ettiği, kalanlarınsa endişeyle beklediği günlerde Moğolların karşısında vakur duruşunu bozmamıştır. Hatta şehrin kuşatılması esnasında Moğolların bizzat gözü önünde ibadetlerini sürdürüp, onları adeta şaşkına çevirdiği ilgili kaynaklarda belirtilmiştir.
Selçuklu Devletinin aleni olarak vergiye bağlandığı, çoğu zaman sultanın bile Moğol müdahalesi veya desteğiyle tahta geçtiği, Moğol İmparatorluğunun baskısının en derin, açık ve bariz biçimde hissedildiği bir ortamda, Şems Tebrizî'nin asıl kimliğini gizleyen bir casus olarak Mevlânâ ile yakınlaşması mantıklı değildir ve Moğollar tarafında ihtiyaç duyulmayacak fuzuli bir eylemdir.
Mevlânâ'nın etrafınca ve akrabalarınca alışılagelen yaşam biçimini değiştirmesinden ve kendileriyle vakit geçirdiği vakitleri artık çoğunlukla Şems'e ayırmasından dolayı hoşnutsuzlukların artması üzerine Konya'yı terke eden Şems'in Şam'a gitmesi ve bu şehrin, Moğolların kuvvetli hasımlarından Memlük devletinin selefi Eyyubilere ait olup, burada Moğol düşmanlığının hakim olması da bir başka önemli husustur.
Bir başka iddianın aksine, Mevlâna'nın Selçuklu emîri Pervâne'yi eleştirip kınadığı en önemli husus, Pervâne'nin gayrı resmi şekilde Memlüklerden yardım isteyip, arka plandaki icraatta ise ordusuyla beraber Moğol saflarında yer almasıdır. Bu da Mevlânâ'nın Moğollara karşı genel tutumunu yansıtan bir duruştur.
İddia edildiği gibi Mevlânâ, Anadolu'da Moğol çıkarlarına hizmet eden ve bu yönüyle Moğollardan kabul gören birisi olsaydı, dönemin gündelik siyasetinin seyri içinde Moğollara pek çok taviz veren ve onlarla geçinmek için her türlü çabayı gösteren dönemin Selçuklu yönetiminde, Mevlânâ'nın da etkin bir devlet adamı olması gerekirdi. Hâlbuki Mevlânâ'nın, etrafındakileri tasavvufî terbiye doğrultusunda yetiştirmeye çalışan bir gönül insanı olduğuna hayatı ve eserleri tanıklık etmektedir.
2. Bölüm İçin Sonuç: (sf. 138-139)
Mevlânâ bir yandan reel olarak dönemin süper gücünün yükselişine izahat getirirken, diğer yandan onların tahakküme dayalı zulümlerini her fırsatta dile getirmiş, Moğolların yaptıkları bu zulümlerle uzun süre güçlerini koruyamayacaklarını belirtmiştir.
İlahi aşk ve sevgiyi hayatının merkezine oturtan Mevlânâ'nın Moğollara karşı sürekli ve onulmaz, kontrolsüz bir nefrete sahip olduğunu da söylemek mümkün değildir.