“İnsan iddia kurdukça kendine bir yük bindirir o yükü taşıyacak bir yürüyüşü, bir ahlâkı, bir derinliği olmadığı hâlde konuşur, söylediği her cümle, farkında olmadan kendisiyle arasına bir mesafe koyar. çünkü iddia, insanın henüz varmadığı bir menzili diline taşımasıdır. Bu yüzden insan neyi yüksek sesle söylüyorsa, hayatı tam da oradan eksik verir, neyin ahkâmını kesiyorsa, yürüyüşü orada çözülür, neyi yargılıyorsa, kendi içindeki karşılığını görmezden gelerek konuşur. Söz ile hâl arasındaki bu kopukluk, insanı küçültür, çünkü iddia büyüklük değildir, eksikliğin ifşasıdır.
İnsan çoğu zaman kendisini, olmak istediği yerden tarif eder ama hayat, insanı olduğu yerden yakalar. Bu yüzden dürüstlükten söz edenin ayağı kayar, adaletten bahsedenin terazisi bozulur, merhamet dersi verenin eli sertleşir zira söz, hâl ile beslenmiyorsa tersine döner ve sahibine karşı çalışır. İnsan, iddiasının tersine yürür çünkü iddia, yürüyüşün önüne geçer, hâl ise sessizdir ve iddia sevmez. Söylenen her büyük cümle, tutulamayan bir söz gibi insanın peşine düşer.
Eğer insanın sözlerini saklayan, yargılarını arşivleyen ve hüküm verdiği her başlığı, hayatının tam karşısına diken bir nizam olsaydı, insan konuşmaktan vazgeçerdi. Kendi sözünün tanığı olmak, başkasının suçunu görmekten daha ağırdır. İnsan, en çok kendi iddiasının altında kalır çünkü hakikat, iddia ile değil, yaşayarak taşınır. Dikkat edilmeli; insanı yücelten söylediği değil, söyleyip de yaşamadığını fark ettiğinde sustuğu yerdir.”
ATE