Bu kitabı okurken şunu fark ettim: David Hume insan aklını yüceltmek için değil, onu gerçek yerine koymak için konuşuyor. Aklı küçümsemiyor ama ona gereğinden fazla anlam yükleyen her şeyi tek tek söküyor. Bu yüzden metin bana bilgi veren bir kitap gibi değil, insanın kendi zihniyle yüzleşmesini isteyen bir metin gibi geldi.
Hume’a göre insan anladığını sanırken çoğu zaman sadece alışıyor. Zihnimiz yaşadıklarını tekrar tekrar görünce aralarında zorunlu bağlar varmış gibi davranıyor. Oysa bu bağlar dış dünyada değil, zihnin kendi içinde kuruluyor. Biz buna “anlama” diyoruz ama aslında yaptığımız şey, belirsizliğe katlanamayıp kendimizi ikna etmek.
Bu noktada anlama yetisinin sandığımız kadar güçlü olmadığını görüyorum. Zihin yeni şeyler üretmiyor; yaşanmış olanı parçalayıp yeniden düzenliyor. Bu, insanı özel kılan bir üstünlük değil, doğal bir işleyiş. Hume burada insan aklını kutsal bir yere koymuyor; onu doğanın bir parçası olarak ele alıyor. Bence bu rahatsız edici ama aynı zamanda dürüst bir yaklaşım.
En çok durduğum yer, nedensellik meselesi oldu. Çünkü biz bir şeyin başka bir şeyi zorunlu olarak doğurduğuna inanarak yaşıyoruz. Hume ise bu zorunluluğu hiç görmediğimizi, sadece tekrarları gördüğümüzü söylüyor. Zihin bu tekrarları zamanla kural haline getiriyor ve sonra da buna “gerçeklik” diyor. Burada anlama yetisi, gerçeği kavrayan bir güç olmaktan çıkıp alışkanlık üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.
Hume’un benlik üzerine söyledikleri de aynı derecede sarsıcı. İnsan kendini değişmeyen bir öz sanıyor ama içine baktığında sabit bir merkez değil, sürekli değişen haller görüyor. Ben dediğimiz şey bir bütünlük değil, akış. Bu düşünce insana güven vermiyor; ama belki de sorun güven arayışının kendisidir. Hume burada insanı rahatlatmıyor, uyanık tutuyor.
Ben bu kitabı, “insan neyi bilir?” sorusundan çok, “insan neyi bildiğini sanır?” sorusuyla okudum. Hume’un yaptığı şey, anlamayı yüceltmek değil; onu sınamak. Anlama yetisini bir sonuç olarak değil, sürekli kontrol edilmesi gereken bir durum olarak görmek gerektiğini düşündürüyor. Çünkü insan anladığından emin olduğu anda, aslında anlamayı bırakmaya başlıyor.