Saramago, Kopyalanmış Adam’da kimlik, benlik ve bireyin yerini sorgulayan rahatsız edici ama bir o kadar da düşündürücü bir hikâye kurar. Roman, sıradan bir tarih öğretmeni olan Tertuliano Máximo Afonso’nun izlediği bir filmde kendisiyle birebir aynı yüz ve bedene sahip bir adamı fark etmesiyle başlar. Bu küçük gibi görünen tesadüf, kısa sürede varoluşsal bir krize dönüşür.
Kitabın merkezinde şu soru vardır: “Bir insanın bireyselliği, eğer onun tıpatıp aynısı başka bir yerde yaşıyorsa, ne kadar gerçektir?” Saramago, bu soruyu olaydan çok düşünce üzerinden ilerleterek okuru sürekli huzursuz eder. Roman, aksiyonla değil; gerilimli bir psikolojik atmosferle ilerler.
Yazarın kendine özgü noktalamasız, uzun ve akışkan cümleleri, metni zaman zaman zorlayıcı kılsa da hikâyenin felsefi ağırlığını güçlendirir. Anlatıcı sık sık araya girer, okurla konuşur, yorum yapar; bu da metni klasik bir romandan çok, düşünsel bir tartışmaya dönüştürür.
Kopyalanmış Adam, yalnızca “aynı yüzlü iki insan” hikâyesi değildir. Aynı zamanda modern insanın yerini kaybetme korkusu, benzersiz olamama endişesi ve toplum içinde silikleşme duygusunu anlatır. Sonu ise Saramago’ya özgü biçimde net cevaplar vermez; aksine okuru daha büyük sorularla baş başa bırakır.
Bu kitap, kolay okunan bir roman değil; ama kimlik ve varoluş üzerine düşünmeyi seven okurlar için son derece çarpıcı. Okunduktan sonra insanın aynaya bakışını bile değiştirebilecek bir metin.
İnsan, benzersiz olduğunu düşünerek hayata katlanıyor. Saramago bu dayanağı bilinçli olarak yerle bir ediyor ve geriye oldukça rahatsız edici bir boşluk bırakıyor. Kitabı bitirdiğimde karakterlere değil, kendime daha çok baktığımı fark ettim. “Ben kimim?” sorusu soyut bir felsefe problemi olmaktan çıkıp kişisel bir huzursuzluğa dönüştü. Romanın soğuk, mesafeli ve zaman zaman yorucu dili bile bu etkiyi artırıyor; sanki yazar okuru rahat ettirmemekte özellikle ısrar ediyor. Bana göre Kopyalanmış Adam, keyif almak için değil, kendinle yüzleşmek için okunan bir kitap.