Biz Türk kadınlarına, dünyanın pek çok yerinde hâlâ yokken özgürlüğü, birey olabilmeyi ve en önemlisi “hayır” diyebilme hakkını teslim eden Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına, Bin Muhteşem Güneş’in her satırında bir kez daha minnet duydum, içimden teşekkür ettim.
Bin Muhteşem Güneş’i okuduğumda, aslında bir ülkenin değil iki kadının hikâyesini dinliyormuş gibi hissettim. Ama sayfalar ilerledikçe anladım ki anlatılan sadece Meryem ve Leyla değil; susturulmuş, görmezden gelinmiş, kaderine razı olması beklenen binlerce kadının hayatıydı.
Meryem, daha doğduğu anda hayata yenik başlıyor. Sevilmemeyi, eksik olmayı, hep biraz kenarda durmayı öğreniyor. Küçük yaşta zorla evlendirilmesiyle birlikte hayat onun için sessiz bir kabullenişe dönüşüyor. Onu okurken kızdığım çok yer oldu ama asıl hissettiğim şey derin bir hüzündü. Çünkü Meryem’in yaşadıkları bireysel bir talihsizlikten çok, sistemli bir adaletsizliğin sonucu gibi duruyor.
Leyla ise bambaşka bir dünyadan geliyor. Eğitim almış, hayalleri olan, geleceğe umutla bakan bir kızken savaş her şeyi elinden alıyor. Ailesini, sevdiği adamı, çocukluğunu… Hayatta kalabilmek için verdiği kararlar, onu Meryem’in hayatıyla kesiştiriyor. Aynı evin içine sıkışmış iki kadın, başta birbirlerine yabancı hatta mesafeliyken zamanla aynı acının dilini konuşmaya başlıyorlar.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey, bu iki kadın arasında kurulan bağ oldu. Aralarındaki ilişki ne bir anda oluşuyor ne de kolay. Ama zamanla sabırla, sessizlikle ve paylaşılan acılarla gerçek bir dayanışmaya dönüşüyor. Birbirlerine tutunmasalar hayatta kalamayacaklarını hissediyorsun. Sevginin bazen bir sözle değil, bir duruşla, bir fedakârlıkla var olabildiğini çok güçlü bir şekilde gösteriyor.
Arka planda ise Afganistan’ın bitmeyen savaşları var. Bombalar, yıkılan evler, değişen rejimler… Ama bunlar büyük siyasi anlatılar gibi değil; bir çocuğun korkusu, bir annenin kaybı, bir kadının özgürlüğünün elinden alınışı olarak karşımıza çıkıyor. Savaşın asıl bedelini kimlerin ödediğini bu kitap çok net hissettiriyor.
Son sayfalara geldiğimde içimde ağır ama temiz bir duygu kaldı. Mutluluk değil belki ama anlamlı bir umut. Bazı hayatlar çok acı yaşanıyor ama o acı, başkalarına nefes olabiliyor. Meryem’in hikâyesi bana bunu düşündürdü.
Bin Muhteşem Güneş, okuması kolay ama taşınması zor bir kitap. Bittikten sonra insanın içine yerleşiyor, sessizce orada kalıyor ve uzun süre çıkmıyor. Okuyacak olanlar mendiliniz hazır olsun