Kısacık bir roman; ama sinir bozucu bir yoğunlukla ilerliyor. Okurken duyduğunuz öfkenin yazara değil de doğrudan karaktere yönelmesi boşuna değil. Çünkü yazar, ustalığını tam da burada gösteriyor: duyguyu okurun eline tutuşturup geri çekiliyor. Sinirlendiğiniz, kızdığınız, içinizde yankılanan her şey roman kişisinin ta kendisi oluyor.
Bu, yazarla kurduğum ikinci edebî karşılaşma. Betimlemeleri ve gözlemleri öylesine güçlü ki, sanki bir sinema perdesini aralıyor; yalnızca bir sahneyi değil, o sahnenin içindeki zamanı ve hatırayı da izletiyor. Okur olarak yalnızca hissetmiyor, anının tam ortasında duruyorsunuz.
Romanın merkezinde Eszter var. Yıllar önce sevdiği adamın ihanetine uğramış; sevdiği erkek, onu bırakıp ablasıyla evlenmiştir. Aradan geçen onca zamandan sonra gelen bir telgraf, geçmişi yeniden kapının eşiğine getirir. O adam, Lajos, ziyarete gelecektir. Ancak Lajos yalnızca bir eski sevgili değildir; o, cazibesiyle çevresindeki herkesi duygusal ve maddi olarak dolandırabilen tipik bir manipülatördür. Gelişini haber verdiğinde, onu tanıyan herkes aynı sorunun etrafında dolaşır: Lajos’un bu büyüsüne bir kez daha kapılmak mümkün müdür?
Roman tam da bu gerilimle derinleşir. Aşk, ihanet, hafıza ve aldanış iç içe geçer. Okur, karakterlerin zaaflarını izlerken kendi kırılganlıklarıyla da yüzleşir. Kısa olmasına rağmen etkisi uzun süren bu metin, insanın geçmişten gerçekten kurtulup kurtulamayacağını sessiz ama sarsıcı bir dille sorar.