Kırgınlıklarımız kadar, hayatta omuzlarımızda biriken yükler de bizi iç dünyamıza döndürür. Bunu bazen kaleme aldığımız bir satırla, bazen de yakın bir dostumuza içimizi dökerek yaparız. Mehmet de duygularını yazıya döken, ama göndermeye kıyamadığı satırlarıyla edebiyat dünyasında “kalemşör” olarak anılmasına sebep olan biridir. Şimdi o satırlar, o suskunluk ve o yarım kalan hayat bize misafir oluyor. O içimizden #biri…
Mehmet, bir gece annesini ve babasını aniden kaybeder. Günlerce kendi evine giremez. Kayıp zamana alışabilmesi için bir süre tanıdıklarının yanında kalır; ta ki bir sabah, bomboş bir eve uyanana kadar. Bu an, onun için zorlu bir sürecin başlangıcı olur.
Ailesini yeni kaybetmiş, gidecek bir yeri olmayan birine bir mektup ve içinde o eve ait bir anahtar gönderilirse, insan ne yapar?
Mehmet bu sorunun cevabını, en yakın arkadaşı Umut’un davetiyle verir.
Hayatındaki her şeyi değiştirmek istediği bir dönemde, çantasını toplayıp yaşadığı evi ve şehri terk ederek Umut’un yanına taşınır. Umut, Mehmet’in yeni insanlarla tanışmasına, çevresinin genişlemesine vesile olsa da, aslında hayat onun için pek de iyiye gitmez. İlk başta bazı şeyler düzelir gibi olur; ancak Umut zamanla yeniden içine kapanır.
Ve bir sabah…
Yine bomboş bir eve uyanır.
Bu kez Umut da hayatında yoktur.
Artık hayatına Yiğit ve Tuna dâhil olur. Tam da bu zamanlarda, arkadaş çevresinin tanıştırdığı Zeynep ile bir şeyler olacak gibidir. Ancak Mehmet için kader pek değişmez; terk edilmek, onun hikâyesinde tekrar eden bir döngüdür.
Biri, kayıpların, yalnızlığın ve insanın kendini arayışının sessiz ama derin bir anlatısı.
Okurken bazı satırlarda duracak, bazı duygularda kendini bulacaksın.