UMUT ÖĞRETMEN
Yağmurlu bir sonbahar günü, vakit akşamüstü, yer öğretmenler odası… Ortada duran beyaz masanın, etrafında oturan öğretmenlerden hiç ses çıkmıyordu. Leman Hanım kitap okuyor, Saim Bey bulmaca çözüyor ve Mehmet Bey ise telefon ile oynuyordu. Her birinin önünde duran ince belli bardaktaki, karanfilli çayın kokusu içeriyi daha da sıcak yapıyordu. Sessizliği ise okul müdürü Kemal Bey’in içeriye girişi bozdu.
‘’Merhaba arkadaşlar!’’
Onu görünce öğretmenler ayağa kalktı.
‘’Merhaba hocam’’ diye karşılık verdiler.
Kemal bey eline bir çay bardağı alıp, arkasında duran küçük masanın üzerindeki semaverden çay doldururken kendisine, Mehmet Bey’in sesi duyuldu.
‘’Kemal hocam yeni gelecek öğretmeni tanıyor musunuz? Kolejden geliyormuş diye duydum.’’
Kemal bey çayını alıp yavaş adımlarla masaya ilerledi. Sandalyesini çekip oturduktan sonra çayından bir yudum alıp, gözlüklerinin altından Mehmet Bey’e baktı. Ardından söze girdi:
‘’Evet, Mehmet hocam tanıyorum. İlkokul öğrencim olur kendisi. Altı yüz otuz sekiz Umut Payam.’’
Söze Leman Hanım girdi.
‘’Aa ne kadar hoş bir duygu sizin için hocam.’’
‘’Öyle Leman hocam. Çocukluğundan belliydi okuyup adam olacağı. Çok çalışkandı Umut kızım.’’
‘’Kız mı? Umut ama kız mı hocam?’’ dedi Mehmet öğretmen.
‘’Evet, Mehmet hocam. Anne babası çok büyüktü Umut’tan. Önünde iki ablası vardı ama babası ilkokuldan sonra onları okutmadı. Küçük yaşta da evlendirdi iki kızını.
Umut için köylüler evlendir yanında da otursun, yaşlısınız size bakar dediler hep. Ama Arif Efendi iki kızını okutmamış olmanın ve hayırsız cahil adamların eline bakmaya mecbur bırakmış olmanın vicdan azabı ile Umut’u okuttu.
Umut Ankara’da öğretmenlik yapıyordu. Ne zamandır gelmek istiyordu buraya ama ihtiyaç olmadığı için gelemiyordu. Ebru Hanım’ın hamilelik sebebi ile aramızdan ayrılışı ile Umut’a bir kapı açıldı.’’
Çok fazla Umut demişlerdi ki kapı vuruldu ve içeriye Umut öğretmen girdi. Minyon tipliydi, buğday tenine toprak kahvesi gözleri ve saman sarısı saçları renk katıyordu. Birkaç adım attıktan sonra olduğu yerde durdu ve etrafına bakındı. İlk göz göze geldiği yüz Kemal öğretmen oldu. Birkaç saniye baktıktan sonra öğretmeninin yanına gidip elini öptü.
‘’Kemal hocam çok özlemişim sizi. Nasılsınız?’’
Kemal öğretmen oldukça mutluydu.
‘’Seni gördüm daha iyi oldum Umut hocam. Aramıza hoş geldiniz.’’ deyip güldükten sonra öğretmen arkadaşları ile tanıştırdı Umut’u.
Ardından birlikte Umut’un öğretmeni olacağı sınıfa gittiler. Öğrencileri yeni öğretmenleri ile tanıştırıp sınıftan çıktı Kemal Bey. Saat son dersin son dakikalarını gösteriyordu. Umut masasına geçip oturdu.
‘’Arkadaşlar bugün tanışmak için çok vaktimiz yok ama yarından sonra nasılsa hep birlikteyiz. Yine de merak ettiğiniz bir şey varsa sorabilirsiniz.’’
İkinci sıradan Murat isimli öğrenci parmağını kaldırıp söz istedi.
‘’Öğretmenim’’
‘’Efendim canım?’’
‘’Öğretmenim Umut erkek ismi değil mi?’’
Tüm sınıf bir anda gülmeye başladı. Umut ise onların güzel gülüşüne gülüyordu.
‘’Kadınlarda kullanabiliyor bazen.’’ demişti ki zilin sesi duyuldu.
Çocuklar duyar duymaz ‘’iyi akşamlar öğretmenim’’ diyerek koşar adımlarla sınıftan çıktılar. Umut’ta çantasını alıp yavaş adımlarla çıktı okuldan. Mutlu, heyecanlı ama bir kanadı kırıktı. Eve dönüşte komşularını görüp sohbet etti. Komşuları çocukluğunu bildikleri bu güzel ve naif kadının şimdi öğretmen olup ayakta dimdik duruşuna hayran kalıyor olsalar da bazıları için yirmi birinci yüz yılda halâ boşanmak ve çocuk sahibi olmamak tuhaf karşılanabiliyordu.
Eve geldiğinde yorgundu Umut. Yorgunluğu ise Ankara’da yaşadığı üç yıllık sıkıntılı evliliğinden kaynaklanıyordu. Yeni boşanmış olduğu için gönül yorgunluğunu henüz tam atamamıştı.
Ayrıca doğup büyüdüğü evdeydi, gözünün gördüğü her yerde hatıraları vardı ama anne babası artık yoktu. Onların yokluğuna alıştığını sandığı zaman da gelmişti hatıraların onları yaşattığı eve. Bu kolay olmayacak belki sık sık can yakacaktı.
Bir ara gözü oturma odasında ki mavi duvarda asılı duran küçük çerçeveye takıldı. Anne ve babası işte oradaydı. Umut yeni doğduğu zaman onlar çoktan kırklı yaşlarını görmüşlerdi. Babası sabahtan akşama kadar çiftçilik yapıyor eve geldiğinde ise yorgun oluyordu. Annesi ise ev işleri ile uğraşıyor ablalarının çeyizini diziyordu. Umut ise ablaları ile küçük bahçelerinde oynuyordu. Anne babası yanındayken bile özlerdi onları. Çünkü onlardan doya doya sevgi görmemişti. Aralarında hep duvarlar vardı. Böyle öğrenmişti ailesi çünkü. Çocuklarına, sevgilerini hissettirmek ayıp gibi gizlice içlerinde saklarlardı. Bu yüzden değil miydi Umut’un iki güzel sözü sevgi sanıp, tanımadan evlenmesi ve ardından geçen mutsuz üç yılı.
Geçmişi arkasında bırakıp gelmişti ama içinden söküp atmak sandığı kadar kolay değildi. Baba ocağında ana kucağına ihtiyacı vardı. Kimseyle kolay kolay dertleşemez, hep içine atardı dertlerini. Genel olarak sakin ve durgun bir yapıya sahipti. Kararlı ve azimli yanı ise toprak kahvesi gözlerinden belli olurdu hep. Çocuk yaştan kendisine hedefler koymuş çok zorlansa da bu hedeflerine ulaşmış ve öğretmen olmuştu.
O gece zor geçti Umut için. Canı yandı ama en çok anne ve babasının onun köylerinde öğretmen olduğunu göremeyişlerine. Geç saatlere kadar oturduktan sonra uyuması gerektiğini hatırlayarak gidip yatağına yattı.
Sabah Umut gözlerini açtığında saatin geç olduğunu fark etti. Hızlıca hazırlanıp evden çıktı. Koşarak okula gitti. Sınıfa yaklaştığında hiç ses gelmiyordu ve bu çok tuhaftı. İçeride başka bir öğretmenin olacağını düşünerek kapıyı usulca açtı ve içeri girdi. O girer girmez öğrencileri alkışlamaya başladılar. Öğretmenler günüydü ve ilk iş gününe denk gelmişti. Umut’un mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Öğrencileri ile tek tek sarılıp hediyelerini aldı. Kimisi iğne oyalı yazma kimisi patik kimisi el örgüsü lif getirmişti. Umut hepsini çok beğenip teşekkür etti öğrencilerine. O günkü dersleri çok eğlenceli geçti hem Umut için hem öğrenciler için. Umut gecenin kasvetini üstünden atmayı bu minik kalpler sayesinde başarmıştı. Son ders bittiğinde çocuklar yine koşar adımlarla sınıftan çıktılar. Umut ise toplanıp bahçeye çıktı. Yapması gereken önemli bir işi vardı. Bahçeye çıkıp Atatürk büstünün önünde durdu. Gözleri dolu doluydu. İlk başta boğazında bir şeyler düğümlü gibi olsa da sonradan kendisini toparlayıp konuşmaya başladı.
‘’Merhaba Başöğretmenim. Ben öğretmen Umut Payam. Çiftçi Arif’in ve maalesef okuma yazma bilmeyen Zehra’nın kızı. Bu köyün bu köylülerin kızı ama en çok sizin kızınız.
Babam ablalarımın hayatını mahvettikten sonra kız çocuklarının neden okuması gerektiğini anlayarak beni okutup öğretmen yaptı. Onlara da teşekkür ederim elbet ama benim asıl teşekkürüm sizedir.
‘’Kadınlarını okutmayan milletler yıkılmaya mahkûmdur’’ diyerek bizlere okumanın önemini kazandırdığınız için. Otuz beş yaşımda koluma altın bir bilezik takıp, dünyanın her yerinde iş bulma fırsatı verdiğiniz için, bir erkeğe muhtaç kalmayıp ayaklarım üzerinde hayatımı devam ettirme gücü verdiğiniz için, alın terimle kazandığım kazancım ile kendi arabamı alacak imkân sunduğunuz için, bize miras bıraktığınız bu cennet vatan ve daha nicesi için çok teşekkür ederim başöğretmenim.
…
‘’Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türk’üm diyene!’’
Başöğretmenine, Ata’sına teşekkürünü edip bu büyük gururla yavaş adımlarla okuldan çıktı Umut öğretmen. Kalp hissediyordu yeni hayatının ilk günü olduğunu ve tesadüfen böyle gelişmediğini.
Eve gittiğinde yüklerinden kurtulmuş gibi hafiflemiş ve muyluydu Umut öğretmen. Geçmişi arkasında bırakıp yarından umutluydu.
Sayfa 46