Gönderi

Hayat arzudan mı ibaret?
İnsan yaşayıp gider, bir şeylerin özlemini çeker, birileriyle tanışır, sevişir, ardından evlenir, cemiyet içinde bir kadınla aşkı, doğumu ve ölümü tadar, sonra sokakta dönüp ince bacaklara bakar, muhteşem saçlar ya da ateşli bir öpücük yüzünden mahvolur, belki burjuva yataklarında ya da o leş otellerin yatılmaktan eskimiş şiltelerinde birkaç dakikalığına doyuma ulaştığı duygusuna kapılır, bazen bir kadına heyecan verici derecede cömert davranır, bazen ağlayarak dağ başında ya da bir büyük şehirde sonsuza dek birlikte yaşayacaklarına yemin eder. Fakat sonra aradan zaman geçer, bir yıl, üç ya da iki hafta –tıpkı ölüm gibi aşkın da saat ve takvimle ölçülebilir bir zamanı olmadığını fark etmiş miydin?– ve büyük plan, büyük girişim başarısız olur ya da hayal edildiği kadar başarılı olmaz. Böylece ayrılık gelip çatar, öfke ya da huzur içinde; ve her şey, umut, arayış yeni baştan başlar. Ya da insanlar pes eder, ayrılmayıp birbirlerinin yaşama sevincini ve hayat enerjisini emerler, hasta olurlar, birbirlerini öldürürler, ölürler. Peki acaba gözlerini kapadıkları o en son anda anlamışlar mıdır? Birbirlerinden ne istemişlerdir? Onların tek yaptığı, emrini aşkın nefesi vasıtasıyla hayata geçiren büyük, kör bir kanuna boyun eğmektir; verilen emir de çiftleşerek türün devamını sağlayan erkek ve kadınlar yardımıyla dünyanın yenilenmesidir. Hepsi bu mu? Peki ya biz, biz zavallılar, kendimiz için ne ummuştuk? Birbirimize ne verdik, birbirimizden ne aldık? Bu ne gizemli, ne korkunç bir muhasebe! Peki bir erkeğin bir kadına yönelmesi gerçekten kişisel midir? Daha ziyade arzudan, aslında daima kısa süreliğine ete kemiğe bürünen arzudan ötürü değil midir? Ve herhalde doğanın erkeği yaratıp onun yalnız kalmasının iyi olmadığını görünce yanına biri de kadını koymaktaki amacı, içinde yaşadığımız bu suni heyecan değildi. Etrafına bir bak: Her şeyden suni bir çekim gücü yayılıyor; edebiyattan, resimlerden, sahneden, sokaktan. Git bir tiyatroya, salonda erkekler ve kadınlar oturur, sahnede erkekler ve kadınlar rollerini oynar, konuşur, yeminler ederler, salondakiler öksürük boğazlarını temizlerler. Fakat "Seni seviyorum" ya da "Seni arzuluyorum" cümlesi veya işte aşkı, sahip olmayı ya da kaybetmeyi, mutluluk ya da mutsuzluğu anımsatan buna benzer bir şey söylendiği anda salona ölüm sessizliği çöker, binlerce insan nefesini tutar. İşte yazarlar bununla çalışır, salondaki insanlara bununla şantaj yaparlar. Ve nereye gidersen git, her tarafta bu suni cazibe, parfümler, rengarenk çaputlar ve pahalı kürkler, yarı çıplak vücutlar, ten rengi çoraplar vardır; hiçbiri gerçekten işlevsel değildir, çünkü kışın da daha sıkı giyinmezler, ipek çoraplı dizlerini göstermek isterler ve yazın sahillerde o yüzden sadece bir tür peştamal takarlar, çünkü kadın figürü bu haliyle daha çekici ve tahrik edici olur; ve bütün o makyajlar, kırmızı ayak tırnakları, mavi farlar, altın sarısı saçlar, kendilerini boyamak, süsleyip püslemek için kullandıkları bir sürü malzeme, bütün bunlar aslında sağlıksızdır.
Sayfa 157 - 158·Kitabı okudu
·
109 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.