Tabiat bizim beş hissimizin dar ölçüsü üzerinde işlemiyor. O çok zengin, çok derin ve sonsuz... Bizim aklımızın durduğu yerde onun gücüne sınır çekmek pek safdilce bir cüret olur. İnsanlık yüzeysel incelemelerle aklının yardımına güvenerek ne kadar çok şeylerde yanılmıştır.
İçindeki azap o kadar büyüktü ki, bir yerlere kaçmak, sığınmak istiyordu. Fakat nereye kaçabilirdi? Sayısız zamanın ışık kervanlarıyla yüklü bu karanlık gecenin hiçbir tarafında insan ruhunun sızabileceği bir çatlak, bir yumuşaklık yoktu. O, sert kabuğuna iri mücevherler kakılmış bir hayvan gibi tek başına, hiçbir şeyi kabul etmeyecek bir toklukla, sanki canlı, her şeyi inkâr eden bir toklukla etrafını kaskatı almıştı. Canlılık, o her şeyde gülen ve konuşan sır, bu ağır mücevher yüklü perdenin arkasına çekilmişti. Bir tarafta bir hışırtı oldu, ufkun bir köşesi kımıldadı. Ağır ve haşin gece, büyük, koyu lâcivert ve altın bir kuş gibi, sanki başının üstünden kayar gibi oldu. Fakat kanatlarında hep aynı katılık vardı.