Bu kitabı bitirdiğimde ilk düşündüğüm şey "Bundan sonra ne okuyacağım " oldu. Garip bir boşluğa düştüm. Uzun zamandır bir kitap bende böyle his bırakmamıştı.
Okumaya başladığımda neden bu kadar sevildiğini anlamam biraz zaman aldı. Çünkü alıştığımız romanlar gibi ilerlemiyor. Bazen bir düşüncenin içinde kayboldum, bazen uzun bir iç konuşmanın içinde. Ama tam da bu yüzden gerçek geliyor. İnsan sanki bir hikâye okumaktan çok, başka bir insanın zihninin içine giriyormuş gibi hissediyor.
Cümleler uzun ve katmanlıydı; bir düşünceden diğerine aniden geçiyordu. Bazen "Ne okudum ben şimdi?" deyip dönüp tekrar okudum bazı yerleri. Ama sıkmadı hiç, çünkü her okuyuşta başka bir şey hissettirdi. En sevdiğim taraflarından biri de hüznü ve ironiyi aynı cümlenin içine sığdırmasıydı; hem gülümsedim hem içimi garip bir sıkıntı sardı.
Mesela:
“Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım"
Kitabın birçok yerinde hüznün yanında buna benzer ince bir ironi hep hissediliyor.
Bir de bazı kelimeleri özellikle uzatarak ya da bitiştirerek yazması beni çok şaşırttı. İlk başta alışması zor geldi ama sonra bunun karakterlerin heyecanını ve zihinsel karmaşıklığını daha güçlü hissettirmek için yapıldığını fark ettim. Sanki düşünceler durmadan akıyor da kelimeler birbirine yetişmeye çalışıyor gibi. Hatta romanın ilerleyen kısımlarında noktalamanın neredeyse tamamen ortadan kalktığı o bölüm, bu hissi en üst noktaya taşıdı. Metnin boğucu ve nefessiz yapısı, karakterlerin hissetiği o büyük tutunamama hissini birebir yaşattı. Bence Atay noktayı koymuyor, "Nefes alacağın yeri kendin bul " der gibiydi.
Tabii bir de Olric var...
Kitapta beni en çok etkileyen yerlerden biri de Turgut’un bu hayalî arkadaşıyla olan konuşmaları oldu. Olric sıradan bir hayali
İnsan bir şeyi uzunca müddet arzulamayagörsün ondan vazgeçmesi çok zor olabilir, demek istediğim, onu artık arzulamadığını ya da başka bir şey tercih ettiğini kabul etmesi... Bekleyiş bu arzuyu besler ve büyütür, bekleyiş beklenen şey için biriktirme vazifesi görür, onu katılaştırıp taşlaştırır ve derken yıllarımızı bir işaret gelsin diye beklemekle heba ettiğimizi kabullenmeye yanaşmayız, nihayet o işaret geldiğindeyse artık bizi ayartmayan ya da güvensizlik duyduğumuz, gecikmiş çağrısına karşılık vermekte sonsuz bir atalet hissederiz, belki de harekete geçmek işimize gelmediğinden. İnsan bir türlü belirmeyen fırsatın beklentisiyle yaşamaya alışır, derinlerde sakin, korunaklı ve edilgendir, derinlerde onun geleceğine dair inançsızlık vardır.
İnsan gençliğinde değişikliğinden hoşlanıp, bunu zorla şerle, olmayanla derinleştirip kabartmaya, mayalandırmaya çalışıyor. Yaş ilerleyip de değişiklik gerçekten yaşanan bir hal olmaya başlayınca ve kimsenin de aslında değişiğin peşinde olmadığını anlayınca kendini ne yapacağını, nereye sığdırıp, kime ne kadarını göstereceğini bilemez oluyor. Otuz yedi yaşına geldiğimde kendime kendi gözümle mi, başkalarının gözü ile mi bakacağımı, hangisinin daha az tahripkâr olduğunu sezemez hale gelmiştim. Kendi kendime baktığımda bir türlü gerçeğin ne olduğunu seçemiyor, kendimle ilgili hayal mi, halüsinasyon mu, vehim mi, vesvese mi olduğunu bilemediğim bir karmaşanın arasından hasta, yarı baygın şekilde bin güçlükle sıyrılıyor, bir daha böyle dehlize girmeyeyim diyordum. Başkaları tarafından olası görünümümü düşünüp, o tarafa geçip bakınca da bu kadar ufaklığı, zavallılığı tahammül edilmez görüp kendimi yüceltememenin çaresizliği ile kaskatı bir cesede dönüyordum. Başka insanları bir şey sandığım anlaşılmasın, kendini bir sey sanmayan başkasını hiç saymaz.