1000Kitap Logosu
Fama
Fama
Fama
TAKİP ET
Fama
@Memoire
567 okur puanı
12 Oca 2020 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
215
Kitap
38
İnceleme
551
Alıntı
24
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Fama
tekrar paylaştı.
Doğum günün kutlu olsun Sylvia!
Ölmüş birine doğum günü metni yazmanın zorluğu daha en başta kendini gösteriyor. Hele bu kişi Sylvia iken benim için daha zor. Bu yüzden hiçbir zaman yazmadım ama bu sene yazmak istiyorum. Sylvia çoğunluk tarafından ne yazarlığı ne şairliğiyle, sadece intiharı ile tanınıyor. Sanırım onun hakkında en çok içerlediğim nokta bu. Burada özellikle Lady Lazarus’u açıklamak istiyorum. Lazarus kısaca İncil’de Hz. İsa’nın öldükten sonra dirilttiği kişinin ismi. Kitabın John bölümünde bu olay ile ilgili bir hikaye var. Detayını merak eden okuyabilir. Kavram kendisine edebiyatta olduğu gibi tıp literatüründe de yer bulmuş. Beyin ölümü henüz gerçekleşmiş kişilerde kolların bir şeye sarılır gibi kavuşturmasına ‘Lazarus Refleksi’ adı veriliyor. İki intihar girişiminden sonra yaşamaya devam eden Sylvia’da kendi ve intiharları hakkında yazdığı şiirine Lady Lazarus başlığını koyuyor. Şimdi konumuza dönebiliriz. “İlk ölümünün mitolojisinde tanrımız Yeniden dirilen sendin bizzat. Yeniden doğmuş kendindin. Kutsal kişi.” (Ted Hughes – Yakılması Gibi Bir Dulun) Genç yaşında intihar etmiş pek çok edebiyatçı biliyoruz. Yazdıklarını okudukça o melankolik hava üzerimize siniyor. Tehlike çanlarının çoktan çaldığını, intiharının haberini çoktan verdiğini görüyoruz. Sylvia ise bunu sadece yazdıkları ile göstermedi, tam üç kere intihara kalkıştı. Sonuncusunda başardı. “Ölmek, Her şey gibi bir sanattır, Bu konuda yoktur üstüme. Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir. Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir. Buna istekli olduğumu bile söyleyebilirsiniz.” (Sylvia Plath – Lady Lazarus) Onun intihar etmesinin sebebi çoğu zaman kocası Ted Hughes’un onu aldatması kabul ediliyor. Ancak bu yanlış, çok yanlış. Henüz 8 yaşındayken babasını kaybediyor, kendinden daha yaşlı biriyle evlenip dolaylı olarak babasının erkenden göçüp gitmesine sebep olduğu için annesini suçluyor. Bununla beraber manik depresif ruh hali onun üzerine kene gibi yapışıyor ve ölene kadar da terk etmiyor. İlk intihar girişimini ise 10 yaşında gerçekleştiriyor. “İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben. Kazaydı.” (Sylvia Plath – Lady Lazarus) İkinci intiharında ise gerçekten gitmeye kararlı bir Sylvia var. Ancak yazılacak onlarca şiir ve romanı varken kader onun gitmesine izin vermiyor, iyi ki de vermiyor. “İkincisinde, işi bitirmeye Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki. Kapatmıştım kendimi.” (Lady Lazarus) Son girişiminde ise bunu başarıyor… Peki Sylvia nasıl biri? Günlükler’i okuyan birisi kolaylıkla Sylvia’nın daima daha iyi olmak için çabaladığını ve pes etme niyetlisi olmadığını söyleyebilir. Özellikle yine Lady Lazarus isimli şiirindeki şu dizeler onun hayattan hâlâ vazgeçmeye niyetinin olmadığını gösteriyor. “Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme. Otuzundayım daha. Kedi gibi dokuz canım var hem de.” “Ben diriliyorum, kalkıyorum işte Küllerin arasından kızıl saçlarımla Ve insan yiyorum, hava solurcasına.” (Sylvia Plath – Lady Lazarus) Sürekli olarak daha iyi yazmak, daha çok çalışmak, yeni dil öğrenmek gibi konularda çabalayacağını söylüyor kendine. Ancak bunun önündeki en büyük engel daima manik depresifliği oluyor. Bir roman yazmak onun en çok istediği ve çabaladığı konulardan biri. Özellikle kocasının başarıları onu çok daha iyi işler başarmak konusunda kışkırtıyor. Ted’in başarılarını kıskanmaktan ziyade daha çok yaptıklarıyla onun gözüne girmek istiyor. Çünkü gerçekten ona âşık olmasının yanı sıra şairliğini oldukça beğeniyor ve bu büyük şairden takdir almak onu büyülüyor. Kabul edilmeyen şiirler, yazılamayan roman, annesi ile yaşadığı gelgitli ilişki, sürekli taşınmalar, edebiyat çevresinde yeterince ses getirememiş olmak epey canını sıkıyor. Bir çocuk yapmanın yaratıcılığına katkısının olacağını düşünse de bir çocuğun verimli çalışma yönünden engel teşkil edeceğini düşünerek erteliyor. Ayrıca çocuk sahibi olmanın kocasıyla arasındaki bağı daha da güçlendireceğini umuyor. Ancak işler umulduğu gibi gitmiyor. Bu kadar âşık olduğu bir insan tarafından, üstelik iki çocuğu varken aldatılmış olmak onun ruh halini daha da çıkmaza sokuyor ve bir Şubat günü canına kıyıyor. Geride bir roman, öyküler, şiirler, çocuk hikayeleri, iki çocuk ve yarım kalmış hayat hikayesi ile bir kadın kalıyor. Sylvia’nın ölümü onun adını silmeye yetmiyor. Özellikle feminist çevreler Ted Hughes’a yüklenmeye başlıyor. Ted yıllarca Sylvia, Asia ve Asia’dan olma çocuğunun ölümüne sebep olmakla suçlanıyor (Asia, Ted’in Sylvia’yı aldattığı kadının ismi. Asia, kızı ile birlikte tıpkı Sylvia’nınki gibi bir yöntemle canına kıyıyor). Günlükler’in son kısmını yakmış olmak, şiirlerini ortadan kaldırmak ve en önemlisi psikolojisi zaten bozuk olan bir kadını dolaylı yoldan öldürmüş olmakla suçlanıyor. Ted yıllarca sessiz kalıyor. Ancak bir gün, Sylvia’nın ölümünden yıllar sonra neredeyse hepsi Sylvia ve beraber geçirdikleri günler ile alakalı onlarca şiir içeren Doğumgünü Mektupları isimli bir şiir kitabı yayınlıyor. İlk tanıştıkları yer, Sylvia’dan aldığı eşarbı, sık sık saçlarını kestirmesi, en sevdiği renk, evlendikleri gün, birlikte nergis toplamaları, ruh çağırmaları… Hayatında Sylvia ile geçirdiği pek çok anın şiirleştirilmesi… Ted Hughes gerçekten kalemi kuvvetli şairlerden. Zaten kendisi bir Devlet Şairi (1984’ten ölümüne kadar İngiltere’nin Devlet Şairi unvanı ile şiirler yazdı). Bu kitaptan en kıymete değer bulduğum birkaç dizeyi paylaşmak istiyorum. Ben de ölümünden sonra Ted’in onu andığı gibi anacağım. “Gece yarısı bahçede durdum Karanlık bir pencereye toprak parçaları atarak. Arkadaşım sarhoştu ve emindi pencerenin seninki olduğuna. Ben de, onun yarısı kadar sarhoş, bilmiyordum yanıldığını. Ne de biliyordum senin sarsıntılı oyununda Ne sen biliyordun orada olduğumu, ne de tanıyordum seni. (…) Ölümünden on yıl sonra Güncenin bir sayfasında, daha önce hiç görmediğim kadar güçlü Bir şekilde karşıma çıkıyor bir şok gibi içine dolan sevinç Bunlar kulağına geldiğinde. Sonra şoku Dualarının. Ve onların da altında, duyduğun panik Ya dua etmek mucizenin gerçekleşmesini sağlamazsa diye. Sonra da, paniğin altında o karabasan Seni ezip yok etmek için üstüne gelen, Mucize gerçekleşmezse sana kalacak seçenek: Düşünmeye dayanamadığın eski umutsuzlukla yeni bir büyük acının Birleşip bildiğin cehennemi oluşturması. Birdenbire okuyorum bütün bunları – Senin kendi sözcüklerini, yükselip Boğazınla dilinden sayfalara geçen – Tıpkı yıllar önce kızının Sessiz evde Yalnız başıma çalıştığım odaya Havada yürürcesine girip yüzüme bakarak Şaşkınlık içinde, 'Baba, annem nerede?' diye sorması gibi. Donan toprağı bahçenin Kazıyan tırnaklarımın altında. (…) O donmuş toprağın içinde Var olmaya çalışması geleceğimizin. Başımı kaldırıyorum - yüz yüze gelmek istercesine sesinle, Bütün canlı, kıpırdayan geleceğiyle İçime dolan. Sonra dönüyorum Basılı sözcüklerine kitabın. On yıl oluyor sen öleli. Yalnızca bir hikâye bu. Senin hikâyen. Benim hikâyem.” (Ted Hughes – Ziyaret) Yazılan şiirler arasında açık ara en duygu dolu olan ve benim gözlerimi dolduran şiir bu. Sylvia’nın Günlükler’ini okuyanlar bu pencereye taş atma olayını gayet iyi hatırlayacaklardır. Ted ise bu olayın Sylvia üzerindeki etkisini yıllar sonra öğreniyor. Bu “eski güzel günler” temalı girişin ardından kızları Frieda’nın anne sorgulaması ise Ted’in Sylvia’nın yokluğunu aşsa bile üstesinden gelemeyeceği bir sorgulama. Bir annenin yokluğu ve ilerleyen kısımda ise eşinin yokluğu iliklerimize kadar işleniyor. Buyurunuz birkaç yok edici dize daha. “Kafam sis gibi bulanık, farkına varmadım Vurulmuş olduğumun bile, Ne de gördüm beni delip geçtiğini – Ve sonunda saplandığını tanrının yüreğine. Benim yerime becerikli bir büyücü olsaydı, Seni elleriyle havada yakalayıp Bir elinden ötekine aktara aktara soğutabilir Ve tanrısız, mutlu, sakin kılabilirdi sonunda. Bense Bir tutam saçını, yüzüğünü, saatini, geceliğini kurtarabildim kurtara kurtara.” (Ted Hughes – Mermi) “Sana seslendim, Kadere rüşvet verdim getirmesi için seni.” (Ted Hughes – Rugby Sokağı, No. 18) “İlk evimiz unutmuş bizi. Arabayla önünden geçtiğimde gördüm Hayatlarımızın ne kadar cılız olmaları gerektiğini Böylesine az iz bırakabilmek için. İlk taşındığımızda oraya Gelecekle ilgili büyülü işaretler aramıştım. (…) El ele ilerliyorduk bata çıka. Benim için o ev İlk kurduğumuz kamptı, ilk kışımızdı, Gözlerimi bir muma dikip bakmaktan memnun olduğum. Senin içinse rahatlığıydı bir iglonun. Isıtıyordu Sırça Fanus'unun her köşesini Uyuşturucu bir gaz sobası” (Ted Hughes – Eltisley Caddesi, No.55) Günlükler’i okuyanlar bu ilk evlerini de hatırlayacaktır. Orada Sylvia’nın bu ev ile ilgili anlattığı şeyleri burada Ted’in ağzından şiir biçiminde okuyoruz. “Ölümden sonra hayat hakkında Bilmediğin ne var ki söyleyebileceğim sana? Oğlunun gözleri, Slav, Asyalı, Uzun kirpikli göz kapaklarıyla bizi şaşırtan Ama sonra tam senin Gözlerine dönüşen o gözler, Islak birer mücevher oldular, Yüksek bebek iskemlesinde yemek verirken ona ben En sert maddesi oldular en saf acının. Büyük keder elleri sıktılar, sıktılar Islak bir beze dönüşmüş yüzünü. Sıkıp damlattılar gözyaşlarını. Ağzı ihanet etti ama sana - açılıp kabul etti Sensizlikten artakalan canımla Gövdesiz elimin uzattığı kaşığı. Göremediği ve dokunamadığı ve hissedemediği Yaranın etkisiyle günden güne kızın Solgunlaştı, her gün yarasını Mavi Breton ceketiyle sararken ben.” (Ted Hughes – Ölümden Sonra Hayat) “O günlerde Anlamamıştım Nasıl kafanın içinde Oradan oraya savrulan ölümün bir yere konması gerektiğini, Sonra da başka bir yere ve hareket halinde tutulması gerektiğini Ve dinlendirilmesi gerektiğini Geçici olarak bir yerde.” (Elli Dokuzuncu Ayı) “Daha o zaman senin görünümüne Bürünen ölümden, gördüm, Tanınmamak için maske gibi takmıştı seni yüzüne.” (Af) Ben buna yorum yapamam… Biraz da Sylvia’nın hayatındaki eksik “baba” figürünün Ted üzerindeki etkilerine bakalım. Sylvia babasını kaybetmiş olmasına rağmen bunun etkilerini üzerinden hiç atamamıştır. Dolayısıyla bunu Ted’e yansıtmaması olanaksızdı. Ted de bu yüzden istemsizce kendi varlığı ile babasının yokluğunu hafifletmeye çalışmış gibi. “Arıcılık yapmak istediğini söylediğinde hiç aklıma gelmemişti Babanın kuyudan çıkmaya başladığı anlamına geldiği bunun.” (Ted Hughes – Arıların Tanrısı) “İsa'yı örnek almak istemiyordun. Baban Tanrın olsa da ve başka tanrı olmasa da, istemiyordun İsa'yı örnek almak. Yürüsen de Babanın sevgisiyle dolu. Gözlerini dikip baksan da Annen olacak yabancıya. Ne işi vardı hayatında Aklını çelip seni babandan uzaklaştırmaktan başka?” (Ted Hughes – İsa’yı Örnek Almak) “Hayaletinin ayrılmaz olacağını gölgemden Kızının sözcükleri bir mumu titretecek güce sahip oldukça. Sonunda ayıramaz olmuştu bizi birbirimizden. Oğlumun portresi sanki buradaki portren. Anlıyorum - kızını salıvermen olanaksızdı. Koca bir mit vardı aramızda, yerini alamazdım senin. Yeraltındaki bu öbür dünya, dostum, yuvası kızının yüreğinin. Birlikte kalmak zorundayız burada seninle.” (Ted Hughes – Otto’nun Bir Resmi) Ted, ölümünden sonra Sylvia’yı işte bu dizelerle andı. Ben de bu doğum gününde ölümünden sonra Ted’in onu andığı gibi anmak istedim. Sylvia sevenler Ted’e kızgındır, hakkı da vardır. Ancak bu dizeleri okudukça onun için de duygulanmadan edemiyorum. İki çocuğu ile bir başına kalmış, ne yapacağını bilemeyen bir baba en nihayetinde… Yazarken beni epey duygulandıran bir yazı oldu. Umarım okurken sizde de bir şeyler uyandırabilmişimdir. Bu dünyadan bir Sylvia geçti, ben de elimden geldiğince onu andım. İyi ki var olmuşsun Sylvia. 💕 Sylvia Plath
5
28
Fama
tekrar paylaştı.
Bahri Doğukan Şahin
Mutlu Yaşam Üzerine – Yaşamın Kısalığı Üzerine'yi inceledi.
86 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Seneca’dan Öğretiler: Mutlu Yaşam Üzerine - Yaşamın Kısalığı Üzerine
“Stoalılar mantık eğitiminin zorunlu olduğunu ileri sürerler. Çünkü mantık diğer tek tek erdemleri içine alan bir erdemdir. Mantık bilmeyen bir insan yanlış çıkarımlardan kaçınamaz. Mantık, bilge bir insana doğruyu yanlıştan ayırt etme özelliği kazandırır.” - Diogenes Laertios Zenon’un Büyük Fikri: Stoa Felsefesinin Doğuşu Romalı devlet adamı, avukat, hatip ve filozof olan Seneca’yı anlamak için öncelikle Stoa felsefesini anlamak gerekmektedir. Bunun için de M.Ö.’ye kısa bir yolculuk yaparak Stoa akımının nasıl ortaya çıktığına bir göz atalım. 21. Yüzyıla dek varlığını sürdürmeyi başaran bu güçlü fikirler topluluğunun kurucusu olarak bilinen Kıbrıslı Zenon, bir Antik Yunan filozofudur. Antik Yunan şehir devlerinde felsefenin büyük bir önemi vardı ve düşünmek herkesin hakkıydı. Bu düşünceleri halkın ve devletin yararına kullanmak da filozofların öncelikleri arasındaydı. Yeni fikirlerin doğmaya müsait olduğu bu özgür ortamda Zenon da doğa sevgisine yönelik bir kavram geliştirdi ve bunun adı “Stoa” oldu. Hellenistik dönem felsefesinin en önemli akımlarından biri olarak bilinen ve Sokratesçi geleneğe dayanan Stoacılık, Zenon’un Atina’da bir resim galerisinde kurduğu okulun ardından yayıldı. Kıbrıslı bir kurucuya sahip olan akım, Mersin, Tarsus ve Alanyalı filozofların destekleriyle de ilk dönemini başarılı bir şekilde geçirmiştir. Anadolulu bu filozoflara ek olarak günümüze dek başka birçok filozofun bu görüşü sahiplenmesi ve yeni fikirlerle beslemesiyle birlikte varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Stoacılık Kavramı Üzerine: Peki neydi tam olarak Stoacılık? “Doğaya uygun yaşam”, gibi kısaca özetlenebilecek bu kavram aslında bundan çok daha fazlasını içinde barındıran, son derece derin bir fikir. Stoacılık görüşündeki ana tema mutluluktur. Mutluluğa ulaşmanın yolu ise doğayla iç içe bir yaşamdan geçmektedir. Doğaya derin bir hürmet beslenir ve onun insanın içine nüfuz etmesi sağlanır. Akla da oldukça değer veren Stoacı filozoflar, zevk gibi kavramların kölesi olmadan, aklı kullanarak kendileri ve çevreleri için yararlı birer insan olarak yaşamlarını sürdürmüşler ve Stoacılığı benimseyen herkese de bu fikirleri öğütlemişlerdir. Dingin bir yaşamı hedefleyen bu inanıştaki bir diğer önemli kavram ise “mantık”tır. Mantığını kullanmak, akla değer vererek erdemli bir insan olmak en büyük hedeftir. Hatta stoacıların en büyük hayali ise doğaya değer veren kusursuz erdemli bir toplum oluşmasını sağlamaktır. Fakat bu, bir ütopyadan öteye geçememiş ve Roma topraklarında ise daha bireysel bir hale bürünmüştür. Roma İmparatorluk çağına gelindiğinde ise Stoacılık en görkemli dönemlerini yaşamıştır şüphesiz. Marcus Tullius Cicero, Epiktetos, Marcus Aurelius gibi hem devlet yöneticiliği yapmış hem de felsefeci kimlikleriyle tanıdığımız isimler yazdıkları kitaplarla bu fikri koruyup sürdürmüşlerdir. Seneca’nın Hayatı Hakkında Kısaca: M.S. 3 yılında doğan Seneca da bu büyük isimler arasında yerini alır. Dönemin İmparatoru Tiberius’un, Yunan felsefe akımlarının Roma gençleri arasında popüler oluşundan rahatsız olması sonucu birçok düşünür Roma’dan uzaklaştırılmıştır. “Yaşlı Seneca” olarak bilinen Seneca’nın babası da oğlunun felsefeye gönül verdiğini görünce onu önce dönemin en şatafatlı Roma şehirlerinden biri olan Pompei’ye ve ardından da Mısır’a göndermiştir. 28 yaşında Roma’ya dönen Seneca, artık kendi kararlarını kendisi alabilecek yaşa gelmiştir. Bir süre avukatlık yapan Seneca, aynı zamanda devlet işlerinde de ön plana çıkmıştır. İmparator Caligula döneminde idam cezasından son anda kurtulan Seneca, Claudius döneminde ise rahat bir nefes almıştır. Fakat kısa bir süre sonra ismi saray dedikodularına karışınca İmparatoriçe Messalina tarafından Korsika adasına sürgüne gönderilmiştir. Genç Nero döneminde özlem duyduğu Roma’ya dönen ve devlet yönetiminde yeniden isim sahibi olan Seneca, Stoacı fikirlerine ters düştüğü gerekçesiyle bir süre sonra devlet işlerinden elini eteğini çeker. Hayatının son döneminde inzivaya çekilen Seneca, fikirlerini geliştireceği özgür ortama da böylelikle kavuşmuş olur. Fakat adı, imparatora suikastle anılınca, Nero tarafından kendisini öldürme cezasına çarptırılır ve Seneca bu buyruğa boyun eğmek zorunda kalır. Stoa Felsefesine Katkısı ve Eserleri Hakkında: Medea, Phaedra, Troialı Kadınlar başta olmak üzere toplamda 10 tragedya eseri kaleme alan Seneca aynı zamanda felsefe üzerine de birçok kitap yazmıştır. Büyük Yunan filozofu Zenon’un Stoa kavramını içtenlikle benimsediği ve kendi bakış açısıyla geliştirdiği kitapları arasında ise Mutlu Yaşam Üzerine – Yaşamın Kısalığı Üzerine ve Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine - İnziva Üzerine sayılabilir. “Herkes mutlu yaşamak ister, ancak yaşamı mutlu kılan şeyin ne olduğunu görmek konusunda zihinleri kördür.” İki bölümden oluşan bu kitabının ilk kısmını mutluluk üzerine inşa eder Seneca. “En yüce iyi” kavramı olarak gördüğü “erdem” onun için iyi ve mutlu bir hayat yaşamanın en önemli koşuludur. Ahlâki doğruluğa önem veren, gelip geçici hazlarda gözü olmayan, iyiye ve bilgiye yönelen insanların mutlu olabileceğini ifade ediyor filozof. Bireyin kendi içine dönmesi gerektiği fikrini savunan Seneca, doğadan ve erdemlerden uzak yaşamanın, gelip geçici hazlara boyun eğerek hayatını devam ettirmenin insanı mutsuzluğa sürükleyeceğini belirtiyor. “Kısıtlı bir zamanımız yok, sadede çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse, en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir…” İkinci kısmda ise hayatın kısalığı üzerine konuşuyor Seneca ve aslında yaşamın sanıldığı kadar kısa olmadığını bazı kavramlar üzerinden açıklamaya girişiyor. Makam ve şöhret peşinde koşmanın, yarını düşünürken bugünü kaybetmenin, ânı yaşayamamanın hayatı kısaltan unsurlar olduğunu söylüyor. İnsanın kusurlarıyla yüzleşmesi gerektiğinin altını çizen Seneca, doğru planlama yapılması taktirde yaşamın yeterince uzun olduğunu ve istenilen şeyleri başarmak için insanın önünde fazlasıyla zaman bulunduğunu ifade ediyor. Son Söz: Seneca, inandığı ve benimsediği felsefe akımını belli bir noktada devralarak üzerine eklemeler yapıp eserlerini geleceğe yollayan büyük düşünürlerden biri. Her ne kadar talihsiz bir sonla bu yaşamdan ayrılsa da, eserleri onu ölümsüzlüğe taşımaya yetiyor. Sokrates, Platon, Aristoteles, Demokritos, Marcus Tullius Cicero, Aristophanes, Ovidius, Epikür, Vergilius gibi birçok filozof ve şairin yapıtları ve düşüncelerinden örneklerle eserini güçlendiriyor Seneca. Bizlerse 2 bin yıl sonranın dünyasında eserlerini okumaya, anlamaya ve ona saygı duymaya devam ediyoruz. Keyifli okumalar dilerim.
Mutlu Yaşam Üzerine – Yaşamın Kısalığı Üzerine
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
31
Fama
bir alıntı ekledi.
Affetmek geometriden bile daha katıksız bir mutluluk verir. Ben o zamanlar bunu, yaşamın doğal sürecinin ufak bir parçası olarak görmüştüm. Affetmek, iyileşmeye doğru atılan olumlu bir adımdır; bir ışık patlamasıdır. Estetik zevk kadar gerçek ve kesindir; zayıf ya da narin değil, saydam, parlak ve güçlüdür.
1
27