Fama

Bir zihnin içinde kaybolmak...
Puan vermedi·724 syf.·
2026 36. kitabı
Bu kitabı bitirdiğimde ilk düşündüğüm şey "Bundan sonra ne okuyacağım " oldu. Garip bir boşluğa düştüm. Uzun zamandır bir kitap bende böyle his bırakmamıştı. Okumaya başladığımda neden bu kadar sevildiğini anlamam biraz zaman aldı. Çünkü alıştığımız romanlar gibi ilerlemiyor. Bazen bir düşüncenin içinde kayboldum, bazen uzun bir iç konuşmanın içinde. Ama tam da bu yüzden gerçek geliyor. İnsan sanki bir hikâye okumaktan çok, başka bir insanın zihninin içine giriyormuş gibi hissediyor. Cümleler uzun ve katmanlıydı; bir düşünceden diğerine aniden geçiyordu. Bazen "Ne okudum ben şimdi?" deyip dönüp tekrar okudum bazı yerleri. Ama sıkmadı hiç, çünkü her okuyuşta başka bir şey hissettirdi. En sevdiğim taraflarından biri de hüznü ve ironiyi aynı cümlenin içine sığdırmasıydı; hem gülümsedim hem içimi garip bir sıkıntı sardı. Mesela: “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım" Kitabın birçok yerinde hüznün yanında buna benzer ince bir ironi hep hissediliyor. Bir de bazı kelimeleri özellikle uzatarak ya da bitiştirerek yazması beni çok şaşırttı. İlk başta alışması zor geldi ama sonra bunun karakterlerin heyecanını ve zihinsel karmaşıklığını daha güçlü hissettirmek için yapıldığını fark ettim. Sanki düşünceler durmadan akıyor da kelimeler birbirine yetişmeye çalışıyor gibi. Hatta romanın ilerleyen kısımlarında noktalamanın neredeyse tamamen ortadan kalktığı o bölüm, bu hissi en üst noktaya taşıdı. Metnin boğucu ve nefessiz yapısı, karakterlerin hissetiği o büyük tutunamama hissini birebir yaşattı. Bence Atay noktayı koymuyor, "Nefes alacağın yeri kendin bul " der gibiydi. Tabii bir de Olric var... Kitapta beni en çok etkileyen yerlerden biri de Turgut’un bu hayalî arkadaşıyla olan konuşmaları oldu. Olric sıradan bir hayali
Edebiyat
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202474,8bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Zihin neden böyle çalışıyor hiç düşündün mü?
Puan vermedi·712 syf.·
2026 34. kitabı
İnsan neden düşünüyor, neden hissediyor, neden aynı şeyler herkeste farklı anlamlar yaratıyor gibi soruların peşine düşerken karşıma hep ruhçu ya da mistik açıklamalar çıktı. Bu yüzden Steven Pinker’ın fikirlerini okumak istedim. Açıkçası kitap düşündüğümden çok daha yoğun ve karmaşıktı. Pinker bazen öyle detaylı anlatıyor ki bazı bölümleri birkaç kez okumam gerekti. Ben de okurken tuttuğum notlar üzerinden, anladığım kadarıyla bazı fikirleri paylaşmaya çalışacağım. Pinker’ın ilk önemli noktalarından biri zihni bir bilgi işleme sistemi gibi ele alması. Ama bunu beyin düz bilgisayar gibi çalışıyor anlamında söylemiyor. Beyin fiziksel bir organ, zihin ise bilgiyi işler, semboller kullanır, çevreyi temsil eder, karar verir, hedeflere ulaşmaya çalışır. Yani düşünmek ona göre sadece hissetmek değil; beynin sürekli veri işlemesi, anlam kurması ve dünyayı modellemeye çalışması. Bu nedenle insan davranışlarının çoğunu da rastgele değil, evrimsel işlevlerle bağlantılı görüyor. Pinker’ın dikkat çekmeye çalıştığı şeylerden biri de insanı biraz “biyolojik robot” gibi düşünmesi. Bunu kaba bir makine anlamında söylemiyor. Daha çok zihnin belirli kurallarla çalışan, bilgi işleyen sistemlerden oluştuğunu anlatmaya çalışıyor. Kitabın bazı yerlerinde hesaplamalı zihin fikrine yaklaşıyor. Yani düşünmek sadece “ruh hissi” değil; beynin sürekli olasılık kurması ve çevreden anlam çıkarmaya çalışması gibi anlatılıyor. Ama insan zihnini sadece makineye indirgemediğini de özellikle hissettiriyor. Çünkü bilinç, duygu ve öznel deneyim kısmının hâlâ tam açıklanamadığını söylüyor. "İnsan doğduğunda tamamen boş bir sayfadır, her şeyi kültür öğretir." Pinker buna açıkca karşı çıkıyor. Kültür her şeyi yaratmaz. İnsan zihni doğuştan bazı eğilimlerle gelir. Öğrenme kapasitesi bile biyolojik alt
Bilim
Zihin Nasıl ÇalışırSteven Pinker · Alfa Yayıncılık · 201795 okunma
Gerçek dediğimiz şey ne kadar gerçek?
Puan vermedi·224 syf.·
2026 32. kitabı
Kitaba ilk başladığımda sıradan bir bilim kurgu hikâyesi gibi gelmişti. Ama ilerledikçe işin sadece rüya ya da fantastik hikâye olmadığını anladım. Aslında Le Guin insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Gerçek dediğimiz şey sabit mi, yoksa biz fark etmeden sürekli değişiyor mu? Hayatı kontrol etmeye çalışmak mı daha doğru, yoksa olduğu gibi bırakmak mı? Roman baştan sona bu soruların peşinden gidiyor gibi; özellikle rüyalar üzerinden yapılan müdahalelerde şunu net görüyorsun. Bir şeyi düzeltmeye çalışırken başka bir yerden bozuluyor. İyi niyetle yapılan değişiklikler bile her zaman iyi sonuç vermiyor. Aslında kendi hayatlarımızda da böyle değil mi? Bazen bir şeyin farklı sonuçlanmasını istiyoruz ama istediğimiz olsa bile o sonuç tam olarak bizi mutlu etmeye yetmiyor. Daha iyi bir dünya fikri kulağa hoş gelse de, Le Guin bunun bir bedeli olduğunu sert bir şekilde sorgulatıyor. Bazı yerlerde gerçekten "keşke hiç dokunulmasaydı" diyorsun, bazı yerlerde ise "belki de değiştirmek gerekiyordu" diye arada kalıyorsun. Sonlara doğru anlıyorsun ki mesele dünyayı değiştirmek değil, onu ne kadar kontrol etmeye çalıştığımız. Çünkü kontrol arttıkça işler daha da karmaşık hale geliyor. Burada aklıma Albert Camus geldi; hayatın anlamsızlığı ve absürtlüğü üzerine söyledikleriyle kitap arasında benzer bir taraf var. Her şeyi açıklama ya da düzene sokma çabası insanı bazen daha çok çıkmaza sokuyor. Belki de her şeyi düzeltmek zorunda değiliz. O karmaşanın içindeki tuhaflığı olduğu gibi kabullenmek, bazen de akışa izin vermek en büyük çözümdür. Bana göre Le Guin'in bu kitabı herkese hitap etmeyebilir çünkü bazı bölümlerde okuyucuyu hemen içine çekmiyor. Yani karakterlere ya da olan bitene anında bağlanamıyorsun. Ama sorgulamayı seven biriysen kesinlikle içinde kendine
Fantastik
Rüyanın Öte YakasıUrsula K. Le Guin · Metis Yayıncılık · 20201,474 okunma
Puan vermedi·688 syf.·
2026 31. kitabı
“Sanat diye bir şey yoktur, yalnızca sanatçılar vardır.” Gombrich, bu sözüyle daha en başında, bizi kalıpların dışına çıkmaya davet ediyor. Sanatın tek bir tanımı yok, sabit bir şey de değil. Her dönem, insanların dünyayı nasıl gördüğüne göre şekilleniyor. Yani her sanatçı aslında dünyayı kendi gözünde anlatıyor. Mesela Orta Çağ sanatını “gerçekçi değil” diye küçümsemek yerine, o dönemin insanlarının gerçekliği nasıl algıladığını sorgulaması... Bu bakış açısı insanın düşünce biçimini değiştiriyor. Burada anlatılanlar bana John Berger’in "Görme Biçimleri " kitabını da hatırlattı. O da aslında görmenin sandığımız kadar basit olmadığını, baktığımız şeyleri bile öğrendiğimiz şekilde gördüğümüzü söylüyor. Kitap boyunca Antik Çağ’dan Rönesans’a, oradan modern sanata kadar uzanan süreçte her dönemi kendi şartları içinde örneklerle gösteriyor. Bu yüzden sanatın aslında kopuk kopuk değil, birbirine bağlı bir süreç olduğunu anlıyorsun. Mağara resimlerinden modern sanata kadar uzanan bir zincir gibi geliyor. Özellikle Sanayi Devrimi sonrası dikkatimi çekti. Çünkü bu noktadan sonra sanat sadece gördüğünü kopyalamaktan çıkıyor. Claude Monet ışığı yakalamaya çalışıyor, aynı manzarayı farklı saatlerde bambaşka çizmesi de bundan. Vincent van Gogh ise hissettiklerini koyuyor tuvale. Sonrasında Pablo Picasso ve Salvador Dalí ile birlikte sanat tamamen düşünce ve algı üzerine kurulu bir şeye dönüşüyor. Bence kitabın en net söylediği şey şu: Sanat sürekli değişiyor çünkü her dönem bir öncekinin bakışına bir şekilde karşı çıkıyor. Ve bu değişim, tek bir doğruyu değil, farklı görme biçimlerini ortaya çıkarıyor. Burada Gombrich aslında “sanatın hikâyesini” değil, bakışın değişimini anlatıyor. Yine de bana göre kitap bazı yerlerde hızlı ilerliyor, özellikle modern sanat kısmı. Biraz
Sanat
Sanatın ÖyküsüE. H. Gombrich · Remzi Kitabevi · 20171,130 okunma
Puan vermedi·240 syf.·
2026 23. kitabı
Ben gerçekten ben miyim, yoksa bana öğretilmiş bir hayatı mı yaşıyorum? Ortega kitabında tam da bu sorunun peşine düşüyor. Ama bunu öyle akademik yukarıdan bir dille yapmıyor; daha çok günlük hayatta fark etmeden yaşadığımız şeyleri bir bir gösteriyor. Çünkü bir yanda “ben” var, bir yanda da sürekli içine karıştığımız “herkes” . Ve çoğu zaman bu ikisinin farkına bile varmıyoruz. Düşünsene: Biz doğduğumuz andan itibaren bir dünyanın içine düşüyoruz ve o dünya bize nasıl düşünmemiz gerektiğini; dilimizi, gelenek ve göreneklerimizi, neye doğru dediğimizi usul usul öğretiyor. Ortega bunu şöyle özetliyor. "Toplum bir düzenek niteliğiyle ele alındığında, dört dörtlük bir insan üretme makinasıdır." Yani hayatımız, seçimler ve risklerle dolu ama toplumun gölgesinde şekilleniyor. Özgürlüğümüz sınırlı ve bu hayat ancak ölümle tamamlanıyor. Ortega’ya göre insan “tamamlanmış” bir varlık değil. Sürekli değişiyoruz ve kim olacağımızı her an yeniden belirliyoruz. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla “olmuş” sayılmıyoruz; ta ki ölene kadar. Bu bana biraz Yabancı’yı hatırlattı. Orada da insanın hayatla olan mesafesi, yabancılaşması ve yalnızlığı çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Ortega ise buna biraz daha felsefi bakıyor; İnsan aslında yalnız, çünkü kendi hayatını kimse onun yerine yaşayamaz. Ama bunu fark edip sorguladığında bu yalnızlığı aşmanında bir yolu olduğunu söylüyor. Ortega’nın asıl uyardığı nokta şu: En büyük tehlike sadece toplumun bizi etkilemesi değil, bizim fark etmeden “herkes”e dönüşmemiz. Düşünmeden, sorgulamadan yaşadığımızda, başkalarının hazır fikirleriyle hareket ettiğimizde kendi olmaktan uzaklaşıyoruz. Bu yüzden düşünmek, kendimizi kaybetmemek için neredeyse tek dayanağımız hâline geliyor. Kısacası, Ortega diyor ki ; insan olmak biraz risk almak, biraz yalnız
Felsefe
İnsan ve ''Herkes''José Ortega y Gasset · Metis Yayınları · 2007480 okunma