Güzelsoy, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İstanbul’unu sadece bir dekor olarak kullanmıyor. Şehir, karakterlerle birlikte nefes alan, bazen onları yutan, bazen de onlara yol gösteren canlı bir organizmaya dönüşüyor.
Kitapta "fenni" olanla "mucizevi" olanın iç içe geçişi muazzam. Optik cihazlar, projeksiyonlar ve ışık oyunları, ruhun arayışıyla öyle bir harmanlanıyor ki, okurken kendinizi bir illüzyon gösterisinin ortasında hissediyorsunuz.
Yazarın dilindeki o kendine has akıcılık, en karmaşık felsefi düşünceleri bile bir masal tadında sunmasını sağlıyor. Kelimelerle adeta nakış işliyor ama bunu okuru yormadan, merak duygusunu sürekli diri tutarak yapıyor. Karakterler; (özellikle Hikmet), kusurlarıyla, korkularıyla ve o bitmek bilmeyen meraklarıyla çok "insan". Onların peşinden giderken aslında kendi gölgemizin de peyderpey peşimize takıldığını fark ediyoruz. Roman, bittiğinde zihninizde sadece bir olay örgüsü değil, puslu bir İstanbul sabahının kokusunu ve cevapsız kalmış derin soruların tadını bırakıyor. Epey beğenerek okudum. Tavsiye ederim.