Hay bin Yakzan’ı, Batı dünyasında Philosophus Autodidactus adıyla yankı bulduğunda, insan aklının tek başına Tanrı’ya ve hakikate ulaşabileceğine dair devrimsel bir manifesto olarak görülmüştü. Batılı bir eleştirmen gözüyle bu eser, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun öncülü olmaktan çok daha öte; insanın kozmostaki yerini bir laboratuvar titizliğiyle inceleyen ilk "felsefi antropoloji" denemesidir.
Hay bin Yakzan, sadece mistik bir keşif yolculuğu değildir; o, gözlem ve deneyin rasyonel bir zirvesidir. Batılı rasyonalistler için bu eserin en çarpıcı yanı, Hay’in hiçbir dış müdahale olmadan, sadece çevresini gözlemleyerek ulaştığı tümevarımsal mantıktır.
Hay’in, kendisini büyüten ceylan öldüğünde onun kalbini parçalayarak "yaşamın sırrını" aradığı o meşhur sahne, Orta Çağ karanlığında bir otopsi cesareti ve modern tıp düşüncesinin embriyosu gibi. Orada yatan şey sadece bir ölü hayvan değil, madde ve mana arasındaki o ince çizgidir.
Eleştirmenlerin en çok üzerinde durduğu nokta şudur: İbn Tufeyl, "dil" ve "toplum" olmadan düşüncenin mümkün olup olmayacağını tartışmaya açar. Hay, kelimelere sahip değildir ama kavramların özüne vakıftır.
Hay’in gökyüzünü izleyerek gezegenlerin dairesel hareketlerinden yola çıkıp "İlk Hareket Ettirici"ye (Muharrik-i Evvel) ulaşması, Aristotelesçi fiziğin doğulu bir dahi tarafından yeniden yorumlanmasıdır. Burada gökyüzü, okunması gereken devasa bir kitaptır.
Romanın sonunda Hay'ın toplumla karşılaşması ve onların yüzeyselliği karşısında adasına geri dönmesi, Batı edebiyatındaki "soylu vahşi" (noble savage) mitinin çok daha derin ve bilgece bir versiyonu gibi.