Bazı insanlar annesini kaybettiği için değil, hiç tanımadığı hâlde onun yokluğuyla büyüdüğü için yaralı oluyor. Xuela da böyle bir kadın. Daha doğduğu anda annesini kaybediyor ve o andan sonra hayatı, olmayan bir annenin gölgesinde şekilleniyor.
-Xuela’nın çocukluğu öyle “sarılmalı, kollamalı” bir çocukluk değil. Daha çok herkesin gelip geçtiği, kimsenin tam olarak kalmadığı bir yer gibi. Babası var ama duygusal olarak yok; güçlü, sert, mesafeli. Sevgi veren biri değil, daha çok mesafe koyan biri. Yanında büyüdüğü kadınlar desen, hepsi geçici. Bugün varlar, yarın yoklar. O yüzden Xuela için kimseye alışmak güvenli bir şey olmuyor.
Haliyle çocuk aklıyla şunu öğreniyor: biriyle bağ kurarsan, canın yanıyor. İnsanlar kalmıyor çünkü. Sevgi onun gözünde bir ihtiyaçtan çok bir tehlike gibi duruyor. Yaklaşırsan kaybediyorsun, bağlanırsan eksiliyorsun. Bu yüzden büyüdükçe daha temkinli, daha kapalı biri oluyor. Kendi kendine yetmeyi öğreniyor ama bu isteyerek değil, mecburiyetten.
Bunu okurken insan şunu düşünüyor: “Bu kadar mesafeli olmasına şaşmamak lazım.” Çünkü sevgi hiç güvenli bir şey olarak öğretilmemiş ona. O yüzden ileride ilişkilerinde de, hayata bakışında da hep bir geri durma hali var. Yaklaşmak istiyor ama içinden bir ses sürekli “dur” diyor. Ve bence kitabın en acı tarafı da bu: sevgiye en çok ihtiyacı olan insanın, ondan en çok korkan insan hâline gelmesi.
-Beni en çok etkileyen şey, kitabın anneliğe bakışı oldu. Burada annelik yüceltilmiyor, kutsanmıyor. Tam tersine, bir yük, bir aktarım, bir devam eden acı gibi ele alınıyor. Xuela’nın anne olmayı bilinçli olarak reddetmesi çok sarsıcı ama bir o kadar da anlaşılır geliyor. Çünkü sevilmeden büyüyen birinin, sevgiyi yeniden üretmeye cesareti olmayabiliyor.
Hamilelik, beden, cinsellik… Hepsi çok çıplak, çok filtresiz anlatılıyor. Okurken çok rahatsız oldum. Ama yazarın bence yapmak istediği de bu. Rahatsız etmek. bazı hayatlar yarım başlamıyor, eksik başlıyor malesef.