Bazı dostluklar vardır; gürültülü ya da gösterişli değildir ama sessizce insanın hayatını şekillendirir. Mumlar Sonuna Kadar Yanar tam olarak böyle bir dostluğun hikayesi.
Bu iki dost birbirlerinden hazzettikleri için, birbirlerindeki doğuştan günahları bağışlamışlardır:
Birinin zenginliğini, diğerinin yoksulluğunu.
Bu eşitsizlik onları ayırmaz; aksine, aralarındaki bağın sessiz kabulüdür.
Generalin babası, daha ilk tanıştıkları anda Konrad için şunu söyler:
“Ondan asla gerçek bir asker olmaz, çünkü o başka türlü bir insan.”
Yine de bu dostluğa engel olacak hiçbir şey yapmaz. Çünkü bazı bağlar izinle ya da yasakla şekillenmez; sadece olur.
O iki dost çocukluklarını, gençliklerini birlikte yaşar.
Birlikte susmayı, birlikte bakmayı, birlikte anlamayı öğrenirler. Ve en önemlisi: birbirlerine olan saygılarını asla kaybetmezler.
Sonra hayat araya girer.
Mesafeler, yollar, sessizlikler…
Ama asıl ayrılık fiziksel değildir; aralarında sorulmayı bekleyen bir soru vardır ve bu soru, tam 41 yıl boyunca onları gölgeleri gibi takip eder. Ne kaçabilirler ondan, ne de cevaplamadan ölebilirler. Belki de bu yüzden ikisi de ölmez. Çünkü o yüzleşmeyi bir görev edinmişlerdir.
Çünkü bazı insanlar, ancak bir cümleyi söylemek için yaşar. Ve bazı mumlar gerçekten sonuna kadar yanar çünkü sönmeden önce her şeyi aydınlatmaları gerekir. Ve işte kitap tam da buradadır. O son akşam yemeğidir. Beklenmiş, ertelenmiş, yıllarca içte büyütülmüş bir sofradır.
Mumlar Sonuna Kadar Yanar, büyük olayların değil; beklemenin, susmanın ve yüzleşmenin romanı.
Sonunda anlıyoruz ki; bazı sorular vardır, sorulmazsa insanı yaşatır, sorulursa öldürür.