Vatan Millet Samatya da özellikle üç kuşak kadının iç sesi, bastırılmış öfke ve kabullenilmiş yorgunluk çok gerçek geliyor. Ancak bir süre sonra üst üste gelen travmatik olaylardan dolayı karakterlerle empati kurmaktan çok, sadece tanık konumunda kalmış gibi hissettim. Kitapta şiddet var, ihmal var, suskunluk var; kimsenin kimseyi tam olarak koruyamadığı hayatlar anlatılıyor.
Ama şunu fark ettim ve bu büyük ihtimalle Seray Şahiner ’in bilinçli tercihi: Buradaki kötülük canavarca değil, sıradan. Neredeyse herkes sorunlu, herkes yaralı, herkes bir şekilde kötülüğün parçası. Karakterler şeytan değil; yorgun, eğitimsiz, sıkışmış, sevgisiz. Tam da bu yüzden anlatılanlar daha rahatsız edici oluyor.
Yine de üst üste gelen travmalar, okur olarak bir noktadan sonra “nefes alacak iyi bir an” aratıyor. Umut çok kısa süreli ve hemen bastırılıyor. Bir süre sonra bu travmatik yoğunluk duygusal olarak yoruyor ve etkisini azaltıyor; insan “okey, anladım, hayat zor” demeye başlıyor.
Buna rağmen kitap kolayca silinip gidenlerden değil. Bitirdikten sonra insanın aklında “şu karakter ne oldu?” dan çok, “bu hayatlar neden böyle?” sorusu kalıyor. Belki de romanın asıl derdi görmezden gelmeye alıştığımız hayatları göz hizasına getirmektir.
Samatya bir arka plan değil, yaşayan bir mekân; daralan hayatlar, kuşaklar arası aktarılan yoksunluklar ve sevilmemiş insanların sevmeyi becerememesi hikâyenin merkezinde. Roman beni sarsmadı ama biraz sıktı açıkcası.