·112 syf.····Okunma: 24 Aralık 2025 18:41 Açıkçası biraz pata küte yazılmış bir inceleme olacak. Kitabı tazecik bitirdim ve koşarak inceleme okumaya geldim. Tatmin olmadığımdan olsa gerek yapay zekayla da uzunca bir tartışmaya girdim karakterimiz ve etik değerler üzerine. Başlangıçta Meursalt’u sosyopat olarak nitelendirmeye çalıştım. Lakin kendisini sosyopatların aksine manipülatif değil, yalan söylemez, birine bir şeyi empoze etmeye çalışmaz. Hatta tam aksine, Meursalt kendisi bile umursamaz. Ama bu onun umursamaz kişiliğinden dolayı değildir. Anlamlandırmamasından kaynaklıdır ki tüm kitap aslında bize bunu işler. Meursalt sadece anı yaşar, nedeni niçini sorgulamak ona göre anlamsızdır çünkü olan olur. Marie ile evlenme fikrine “Fark etmez.” demesi, annesinin yaşını bilmemesi, cenazesinde ağlamaması, Raymond metresine şiddet uygulayınca buna tepki vermemesi bize bu “anlamsızlığı” yavaş yavaş işler. Asıl bombanın patladığı an ise dürtüselliğinin onu cinayet işlemeye sürüklemesidir. İlk başta gayet zararsız olan tepkisizlik tutumu (dışarıyı uzun uzun izlerken zamanın geçtiğini fark etmemesi, bilincin içinde kaybolması) önce etik değerleri çiğnemesiyle (annesinin ölümüne karşı rahatsız edici duygusuzluğu) ve en sonunda sadece sıcaktan bunaldığı ve bıçağın güneşi gözüne yansıtması sebepleriyle onu bir katile dönüştürmesiyle sonuçlanır. Kitabın asıl vurucu sahneleri mahkeme sahneleri diyebiliriz bence. İnsanların ve özünde yargının Mersault’u birini öldürdüğü için değil annesinin cenazesinde ağlamadığı, cenazenin başında kahve içtiği, ertesi günü Marie ile ilişki kurduğu için suçlaması, idama mahkum etmesi birçok etik ve hukuki soruyu doğurdu. Önceleri “Bu adil değil. Suç cinayetse annesinin ölümünün bununla alakası olmamalı.” desem de, ki Camus’un da düşüncesi bu yönde görülüyor, konuda derinleştikçe kendimde rahatsız edici düşüncelere tanık oldum. Mesela “O işlediği suçların bilincinde değil” demek suçu hafifleştirici sebebe girebilirdi ve bu “imtiyaz” gösterilebilecek bir sebep değildi. Camus aslında rahatsız edici olan kısmın, toplumun “ağlamamaya” olan tutumu olduğunu açıkça belli etmiş. Duygularını diğer insanlarla aynı şekilde yaşamayan, yas tutmayan ve belki aynı derece etkilenmeyen insanlar bununla suçlanmamalı demek istemiş belli ki. “Ölçütü ne?” demiş. “Ne kadar ağlarsan toplum senin insanlığını kabul eder? Sınırı kim belirleyecek?”. Mersault suçsuz değil, fakat suçlanma şekli de adil değil. Lakin burada benim hoş olmayan düşüncelerim devreye giriyor. Evet, Mersault haksız bir muameleye maruz kaldı. Cinayetten yargılandığı bir mahkemede annesinin cenazesi ve onunla olan ilişkisinin tartışılması adil değildi. Çünkü mahkeme onu “cinayet” yüzünden yargılıyordu, “etik değer yoksunluğu” yüzünden değil. Fakat ikisini gerçekten keskin çizgilerle ayırabilir miyiz? Demiyorum ki etik değer eksikliği olan her insan cinayet işleyecek kadar kontrolsüzdür, tehlikelidir. Ama cinayet işlemiş bir insanın etik değer eksikliği onu normalden daha tehlikeli yapmaz mı? Bu bir anlık bir öfke patlaması değildi, intikam değildi ve hatta kötülük bile değildi. O an öyle gelişti ve yaptı. Bu durum aslında onu daha suçlu yapmaz mı?.. Camus şu konuda haklı: “Sınırı ne? Duygular nereye kadar affedilmeye müsaittir? Duygusuzluk nereye kadar suç sayılır?” Fakat ben de şunu sormak istiyorum: “Etik yoksunluğa nereye kadar müsamaha gösterilebilir? İnsanların lafın gelimi “farklı” olmasına nereye kadar izin verilebilir? Bir insanın normalden farklı duygular yaşıyor ve tavırlar sergiliyor olmasına nereye kadar saygı gösterilebilir?” Bence ikisi için de doğru cevap şu: Mahkemedeki veya mezardaki kişi sizin sevdiğiniz biri olana kadar.