Viktor E. Frankl’den başlamak bence yerinde olur. Frankl, Holokost’tan sağ kurtulduktan sonra psikoloji alanında önemli bir isim haline gelmiştir. Pes etmeyen, sıfırdan birikim yaratmış bir kişi olarak hayatı boyunca onlarca kitap yazmış; Logoterapi’nin kurucusudur. Logoterapi, hümanist ve varoluşçu temellere dayanan, motivasyon odaklı bir tedavi yaklaşımıdır.
Frankl’ın düşüncesi hem Sigmund Freud’un hem de Alfred Adler’in fikirleriyle ilişkilendirilir. Öğrencilik döneminde Freud’la temas halinde olmuş, bir süre depresyon ve intihar konularına eğilen bir gençti. Daha sonra Adler’in görüşlerine yakınlaştı; fakat anlam arayışı onu Adler’den de farklı bir yola yöneltti. Öğrencilerin intihar eğilimlerini azaltmak amacıyla ücretsiz terapi vererek 1928–1931 arasında önemli etkiler gösterdi. Ne var ki II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından yakalandı; ailesinin çoğunu kaybetti. Eşi tifüsten, babası zatürreden, annesi ve erkek kardeşi ise gaz odalarında hayatını yitirdi. Frankl, dört farklı toplama kampında yaklaşık üç yıl kaldı. Kurtulduktan sonra yaşamının geri kalanını kitaplara, psikolojiye, nörolojiyi de kapsayan çalışmalara ve Logoterapi’ye adadı; başarıları arasında Pfizer gibi büyük ödüller de bulunur.
“İnsanın Anlam Arayışı” adlı eser, 1946’da ve yalnızca dokuz günde yazılmıştır. Almancası “Yine de Hayata Evet” anlamına gelir. Frankl kamp deneyimlerinin etkisiyle nöroloji bölüm başkanı olduktan sonra kitabı kaleme aldı; kitap önce Almanca yayımlandı, 1959’da İngilizceye çevrildi ve ABD’de en etkili kitaplar arasında gösterildi. Kitap iki bölümden oluşur: Birinci bölümde romanvari bir dille kamp yaşamını ve bizzat yaşadıklarını anlatır — oldukça sarsıcı ve etkileyici anekdotlar içerir. İkinci bölüm Logoterapi’nin teorik ve teknik yönlerini ele alır; bu kısım daha ağır ve derinlemesine bir okumayı gerektirir.
Kitabın sonunda Logoterapi’ye dair üç temel yaklaşımı açıklar: semptomlardan uzaklaşma, takıntılardan sıyrılma ve kişinin kendini tanımasını sağlayacak sorular sorma. Önce bir hedef belirleyin, sonra onu sürekli hayal ederek güçlendirin diye önerir. Frankl, kamptaki mahkumların genelde üç tepki gösterdiğini belirtir: (1) kampla ilk karşılaşmada şok; (2) kamp yaşamına alışınca ilgisizlik ve duygusal donukluk; (3) eğer hayatta kalınırsa özgürlüğe kavuşulduğunda yaşanan duyarsızlaşma ve hayal kırıklığı.
Frankl insanları iki gruba ayırır — Naziler bile dahil olmak üzere “düzgün” ve “ahlaksız” olarak iki kategoriden söz eder. Eve döndüğünde kimsenin onu beklememesi, bitmeyen ıztırabın hayatın her anında olabilirliğinin bir kanıtıdır. Kamptayken küçük notlar alan Frankl, Friedrich Nietzsche’nin “hayata katlanma” düşüncesine yakın birtakım fikirleri de vurgular: bir amacı olmak, umudu ve sevgiyi yaşatmak önemlidir. Mizahın bile insanı yaşama bağlı tutabildiğini, bazen hayvanlarla kurulan ilişkilerin bile hayat kurtarabileceğini belirtir ve dışa dönük olmanın korunmaya yardımcı olduğunu yazar.
Her şeye mantıklı bir neden aramamak gerektiğini; her şeyin mantıklı bir açıklaması olmayabileceğini, bununla birlikte hayatın düzenli ritüellere ihtiyacı bulunduğunu savunur. Kitapta beni en çok etkileyen bölüm, intihar eden mahkumların etrafındaki sahneydi: insanlar, yaşamın değerini yitirmiş gibi, yalnızca kıyafetlerine ve numaralarına bakar hale gelmiştir.
İnsanlıktan soyutlanmış bir nesneye dönüşme hissi çok güçlü biçimde aktarılır. Kampta yiyecek olarak genellikle kahve, çorba ve ekmek verilir; bezelye çorbaysa şanslı sayılırsınız. Bu koşullarda hastalanmak çoğu zaman ölüm demektir; kaçmaya çalışmak ya da çalışmayı bırakmak da ölüm riski taşır.
Genel olarak kitap kendi türünde olağanüstü bir eser. İlk bölüm akıcı ve etkileyici; ikinci bölüm ise teorik olarak daha ağır ama bir o kadar değerli. Bana çok şey kattı. Puanım: 10. İnsanın Anlam Arayışı