Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?
Bu kitabı bitirdiğimde aklımda kalan tek soru buydu. Başta bilim ve ilerleme fikri etrafında dönüyormuş gibi duran anlatı, sayfalar ilerledikçe insanın kendine tanıdığı sınırları kurcalayan rahatsız edici bir yere evriliyor.
İlk başta konu daha çok bilimsel merak gibi görünüyor ama kısa sürede asıl meselenin bu olmadığı anlaşılıyor. Hikâye, insanın kendine tanıdığı hakları sorguluyor: bilme, değiştirme, deneme hakkı… ve bunların nerede durması gerektiğini.
Kitap büyük olaylarla değil, küçük detaylarla ilerliyor. Gündelik konuşmalar, resmi ifadeler, “mantıklı” görünen kararlar… Okurken bir noktada “bu yanlış” demek yerine “galiba böyle oluyor” dediğini fark ediyorsun. Asıl rahatsız edici olan da bu zaten. Etik kayma bağırarak değil, sessizce yaşanıyor.
Karakterler net bir iyi–kötü ayrımında durmuyor. Herkes yaptığı şeyi bir şekilde gerekçelendiriyor. Kurumlar ve sistem devreye girdikçe insan geri planda kalıyor. Okurken ister istemez şu soru düşüyor aklına: Ben orada olsaydım, gerçekten farklı davranır mıydım?
Kitap sana bir cevap vermiyor, bir çıkış yolu da sunmuyor. Bitiyor ama içindeki soru bitmiyor. Kapatıp kenara koysan bile, zihninin bir köşesinde kalıyor.