Puan vermedi·184 syf.····Okunma: 27 Aralık 2025 01:14 Bazı kitaplar okunmaz, onlarla yüzleşilir. Ahmed Arif’i elime aldığımda anladım ki; bu mısralar mürekkeple değil, kanla ve 'dağların kuytu bir köşesinde' çekilen o büyük yalnızlıkla yazılmış. Kitabı kapatıp boşluğa baktığınızda, kulağınızda sadece o demir kapının gıcırtısı ve ranzanın gıcırtısı kalıyor.
Düşünsenize, bir adamın sevdasını anlatabilmesi için koca bir şehri, koca bir hapishaneyi ve koca bir memleketi kalbine sığdırması gerekiyor. 'Haberin var mı taş duvar? Demir kapı, kör pencere...' diye seslenirken, aslında o soğuk taşlara ruhunu üflüyor. Okurken bazen o çaresizliğin içindeki asil duruşa gülümsüyorsunuz; hani o 'yastığım, ranzam, zincirim' diyerek acıyı bile kendine dost edinen o garip sadakate... Ama sonra, o 'zulamdaki mahzun resim' cümlesine geldiğinizde, boğazınızda bir yumru oluşuyor. Bir insan, bir resmi saklayacak kadar kimi özleyebilir?
Ahmed Arif bize aşkın sadece bir kavuşma değil, bir dayanma biçimi olduğunu öğretir. O, 'ölümlere gidip geldiği' halde vazgeçmeyenlerin şairidir. Kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan sadece bir şiir kitabı olmuyor; sanki biri gelip kalbinizi yerinden çıkarıyor, üzerine bir pranga vuruyor ve size diyor ki: 'Bak, sevmek aslında bu kadar ağır bir namus borcudur.'
Eğer kalbiniz nasır tutmamışsa, bu kitabı bitirdiğinizde o 'kör pencereden' içeri sızan bir damla ışığa bile ağlamak isteyeceksiniz. Bizler kış görmeyelim diyoruz ama Ahmed Arif bize kışın ortasında nasıl bahar olunacağını, o betonun arasından nasıl çiçek açılacağını gösterdi. Şimdi soruyorum kendime ve size: Bizim uğruna prangalar eskittiğimiz bir hasretimiz kaldı mı bu hayatta?