·224 syf.····Okunma: 27 Aralık 2025 16:11 Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sını okumak; kelimelerden örülmüş bir sarayın dehlizlerinde, elimde sadece kalbimin feneriyle yürümek gibiydi. Yazar, kadim bir kıssayı sadece anlatmıyor; sanki o mühürlü sandığı bin yıl sonra yeniden açıyor ve içinden sızan rayihayı günümüzün yorgun ruhlarına üflüyor. Bu kitap bir roman değil; bir iç döküş, bir yanış ve nihayetinde bir varış manzumesi.
Anlatı, hüzünle başlıyor, hasretle demleniyor. Bekiroğlu’nun kaleminde Yusuf, sadece güzelliğin timsali değil; kaderin en derin kuyularından, sabrın en yüksek burçlarına süzülen bir ışık huzmesi. Ama benim ruhumu asıl sarsan, Züleyha’nın o devasa, o amansız, o uçsuz bucaksız beşeri zaafı oldu. Züleyha; arzunun ateşinde kavrulan, gururunu bir gömlek gibi Yusuf’un ayaklarının dibine bırakan ve sonra o ateşin içinde yanarak küllerinden ilahi bir aşkla doğan o muazzam trajedi... Onun saraylardan kulübelere, varlıktan yokluğa düşüşü, aslında insanın kendi içindeki o en büyük "ben"den kurtuluşunun destanıymış; okuyunca anladım.
Yazarın dili ise tam bir estetik şölen; her cümle bir hat sanatı zarafetiyle eğilip bükülüyor, her kelime yerini bir mücevher ustasının titizliğiyle buluyor. Sayfalar arasında ilerlerken zamanın durduğunu, mekanın silindiğini ve geriye sadece o kadim sızının kaldığını hissediyorsunuz. Bekiroğlu bize şunu fısıldıyor: Aşk, Yusuf’un gömleği gibi arkadan yırtıldığında mı daha gerçektir, yoksa Züleyha’nın gözlerindeki fer tükendiğinde mi?
Sonunda anlıyoruz ki; her kuyu bir rahmet, her zindan bir medrese ve her aşk, aslında gerçek sahibine giden yolda verilmiş ağır bir imtihandır. Bu eser, modern zamanların gürültüsünde kalbi sağırlaşmış olanlar için bir şifa niyetine; incitmeden, kanatarak ama sonunda mutlaka iyileştirerek okuyucusunu kuşatıyor. Kelimelerin bu denli ruh kazandığı, edebiyatın secdesi sayılabilecek az eser vardır. Ve Züleyha’nın dediği gibi, "Aşkın hiçbir hali yoktur ki, içinde Yusuf olmasın."