Bir İdam Mahkumunun Son Günü-Bir Manifesto!
9/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2025 56. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 27 Aralık 2025 15:08
"İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar." Kitaba geçmeden önce düşüncelerimi ifade etmek isterim. Kitap okuma noktasında akıcı ve anlaşılır. Konusunu isminden de anlaşılacağı üzere bir mahkumun ölüm yolculuğundan alıyor. Bu yolculuğa eşlik etmeye hazır olmayan varsa tavsiye etmem. Bir süredir okuduğum kitapların temelinde hep ölüm temasının yer aldığını fark ettim ve aslında hepsinin çıktığı ortak bir nokta vardı: Ölümün gelmesinin belirsizliği. Ölüm insanların korkmadığını söylediği bir şey ama bunu kimsenin bilinçle söylediğini düşünmüyorum naçizane. Bence insanın en büyük korkusu ölümdür... Okuduğum kitaplardaki, filmlerdeki karakterleri düşününce hepsi hayatın akışına kapılmış, dur durak bilmeden yaşayan, keyif çıkaran kişilerdi. Ta ki öleceklerinin zamanını bilene kadar. Kitabı okurken de karakterde bunu görüyoruz. Kitap; ölümle, cezayla ilgili çeşitli sorgulamalarım vardı ama bazı şeyleri fark etmediğimi ve düşünmediğimi hissettirdi. Tabii bu kitabın ana teması ölüm değil, daha çok ölüm cezasının insanlık üzerindeki etkisini incelemiş yazarımız. Ve sisteme sunulan bir manifesto niteliğinde. Bu kitabı okumak noktasında yazarın kitabın ön sözünde eklediği alıntısı şöyledir: "Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki türlü anlaşılabilir: Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kağıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun, bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hakim olan, daha doğrusu bütün benliğine hakim olmasına izin verdiği idam düşüncesinden onu ancak bir kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır." Hangi amaçla okuyacağınıza kendiniz karar verin. Yazarın bu kitabı yazmasını temelinde yatan hikaye şöyle gelişir: Yirmili yaşlarında Paris'in Greve Meydanı'nda bir gencin idamına şahit olur, gördüklerinin etkisi ile bu kitabı yazmıştır. Bu şahit olduğu olaydaki izlenimlerine kitabında da şahit oluyoruz. Giyotinin Tarihine biraz değinmek istiyorum. 1789'da Fransız doktor ve Ulusal Meclis üyesi Joseph-Ignace Guillotin, tüm ölüm cezalarının "Bir makine vasıtasında" uygulanmasını zorunlu kılan bir yasanın çıkarılmasında etkili oldu. Bu, kafa keserek infaz ayrıcalığının artık soylulara ait olmaması ve infaz sürecinin mümkün olduğunca acısız olması için yapıldı. Makine, Bicêtre hastanesinde ölü bedenler üzerinde birkaç tatmin edici deneyde kullanıldıktan sonra, 25 Nisan 1792'de bir haydudun idam edilmesi için Place de Grève'de dikildi. Başlangıçta makine, mucidi Fransız cerrah ve fizyolog Antoine Louis'in adını taşıyarak louisette veya louison olarak adlandırıldı, ancak daha sonra "La Guillotine" olarak anılmaya başlandı. Daha sonra Fransız yeraltı dünyası ona "dul" adını verdi. Giyotinin kullanımı 20. yy.'ın sonuna kadar Fransa'da kullanılmaya devam etmiştir. Eylül 1981'de Fransa idam cezasını yasakladı ve giyotin kullanımını bıraktı. Şimdi kitaba gelelim. Kitabı üç bölümde okuyoruz: Ön söz, Trajedi Hakkında Bir Komedi, İdamın hikayesi. Kitabın hikayesi kadar ön söz de çok kıymetli. Komedinin olduğu kısımda beş on kişilik grubun bir salonda kitap ve bilmedikleri yazar üzerinden konuşmalarına şahit oluyoruz. Ön söz kısmı yazarın ölüm cezasına bakış açısını sunma noktasında kıymetli. Bunu bilmek metni okurken alt yapının zihinde oturmasını kolaylaştırıyor. Darağacı devrimlerin yok edemediği anıt olmuştur ve bu gelenekselleşmiş bir ceza halini almıştır. 1830 devriminde kaldırılması ile ilgili kararlar ortada dönmüştür. Bu bir umut oluşturmuş, girişimde bulunulmuş. Ama bu insanlık için değil, iki yüzlü bir çıkar uğruna yapılıyordu. Üst tabakadan suç işlemiş dört kişi içindi verilen bu karar. O dönemlerde idam için büyük suçlar işlemeye gerek yoktu kişinin teşebbüste dahi bulunması onu idama götürebiliyordu. Bu kişileri suç alanına götürmektense tek yapacak şey cezayı kaldırmak olmuş, meclis çeşitli çalışmalarda bulunmuş. Başsavcının ölüm cezalarını bir süre ertelemesi ile birlikte bu dört suçlu kurtulmuştu. Amaçları halkı değil, kendi çıkarlarını kurtarmak olan bu adaletin sözde koruyucularını yazar şöyle eleştirir: "Ölüm cezasını bu felaketin kendi başınıza gelmesini beklemek sizin halk için kaldırsaydınız, siyasi bir başyapıttan da öte toplumsal bir başyapıt ortaya koyacaktınız." Bu karar peki en çok kimi korkutmuştu? Elbette cellatı. Onun hayatta kalmasını sağlayan mahkumların ceza stillerinin değiştirilmesi onu telaşa sokmuş, önüne gelen bir cezaevinden birini seçmiş, işini yapmıştı. Böylece infazlar yenide başlamıştı. Bunlar acıdır ama gerçektir! Ön sözde birkaç kişinin idam sehpasında yaşadığı talihsizlikleri anlatmış, ben insanım diyenin kaldırabileceği türden şeyler değil. İnsanlık ölmüştü, belki de o insanlık hiç var olmamıştı. İnsanlığın bittiği düşüncesi bugüne ya da birkaç asıra indirgenmiş, safsatadan ibarettir. Halkın her kesiminden insanın geldiği, cezanın gerçekleşeceği anı heyecanla, mutlulukla, çığlıklarla beklediği an. Birinin cezalandırılması, insanlara gösterilmesi ders niteliğinde diye iddiada bulunulmuş ama bu suçların daha da artmasına neden olmuş. Sorun suç işleyen değildi, suçu işletendi, toplumdu. Duymayan, görmeyen, içindeki merhameti, ahlakı yitirmiş toplum. Hata yapan hakimler, başsavcılar neden cezalandırılmıyordu? Hala da aynı değil mi? Üst tabakanın rahat etmesi için alt tabaka her zaman kullanılan bir maşa olmuş. Güçlülerin kurduğu adalete tabii tutulmuştur. Dünyada adalet denen güçlünün elinde kullandığı maşadan başka bir şey değildir. Kendi yarattığı adalete güvenmeyen bu insanım diye yaşayanlar kendi adaletlerine o kadar güveniyor olsalardı ölümle cezalandırmayı seçmez, halkın eğitilmesi yoluna giderdi. Bu cezaları gösteriler şeklinde yaparak halkı duyarsızlaştırmış, erdemini yok etmişlerdi. Ölüm cezası ile kişiyi cezalandırdıklarını düşünenlere yazar karşı çıkıyor. Siz onu değil onun arkasında bıraktığınız masum kişileri de cezalandırıyorsunuz. Bu kişiyi ailesinden alıyor, onları babasız, kocasız, evlatsız bırakıyorsunuz. Ya da sefaletin içinde büyümüş, öksüz bir insanın yaptığı suçluyu hangi hakla öldürüyorsunuz? Bu iki durumu da metnin içerisinde görüyoruz. Ana karakter ölmeden önce geride eşini, annesini ve üç yaşlarında bir kız çocuğu bırakıyor. Diğer seçeneği ise infaz öncesi beklediği odada yanına koydukları mahkumdan dinliyoruz. Yazar rahibi de eleştirmiş. Rahip Tanrı adına insanları doğru yola döndürmeye çalışan, onların iyiliğine kendini adayan sözde koruyucu değil miydi? Metinde rahip cellatla yan yana oturuyor, karşısında ise mahkum var. Bunun gerçekten rahip olduğuna nasıl inanıyorsunuz? Bunların hepsi cellattır. Ceza yasasının dönüşüme ihtiyacı vardır. Metnin kendisine gelelim. Ön söz okunduktan sonra metin okunursa metinde taşlar yerine oturuyor. Beni metinde en çok etkileyen iki kısım var. İlk kısım mahkemeye çıktığında avukatına ölüm cezasını kürek mahkumluğuna tercih edeceğini söylüyor. Ölüm sanki onun için o an bir duyumdan ibaret, sahici değil. O ölümün yaklaştığı son saatler ona şunları söyletir: Beş ya da yirmi yıl, yahut omzumu kızgın demirle bağlayıp ömür boyu küreğe mahkum etsinler ama hayatımı bağışlasınlar (syf, 49)." İkinci kısımsa beni çok üzen, hüngür hüngür ağlatan kısım. Kızı ile olan ilişkisi. Zindanda olduğu süre boyunca annesini, eşini anımsamıyor yalnızca kızını düşünüyor. Bir babanın üç yaşındaki kızına duyduğu özlem. Bu hayatta tek kaygılandığı varlığı kızı. İdam olacağı gün kızı gelir. Geldiğini duyması ile dünyası değişir. Onu görünce sarılır, konuşur ama acı bir durum vardır: küçük kız onu tanımaz, beyefendi diye hitap eder. İşte o an her şey durur. Babası olduğunu söyler ama kız babasının öldüğünü söyler. Kızından duymak istediği tek kelime baba demesi ama olmaz. Kızına sarılır, ağlar ama babasını iter küçük kız. Onun için her şey biter. Bunu şöyle ifade eder: "İçim kararmış, yalnız kalmış, umudumu kaybetmiş bir halde yeniden iskemleye yığıldım. Artık gelip beni götürebilirler. Hiçbir şey umurumda değil. Yüreğimdeki son tel de koptu. Bana yapacaklarına hazırım (syf, 69)." Burada yalnızca onu değil, arkasında bıraktıkları masum ailesini de cezalandırdı sözde hak savunucuları. Artık onun o acımasız sehpaya gitmesi gerekir, cellat ve rahip onu meydana götürür, meydan insanlığını kaybetmiş adaletin böyle sağlanacağına inanmış canlılarla doludur. Ölüm; bilindiği düşünülen, korkulmadığına inanılan insanın en korktuğu son... Kitapla, ihtimal adaletle, insanlıkla kalın!
Bir İdam Mahkûmunun Son GünüVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2026152,5bin okunma
·
136 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.