·320 syf.····Okunma: 28 Aralık 2025 13:38 Demir Ökçe uzun zamandır okumak istediğim bir eserdi ama farklı bir yayınevinden çıkan versiyonunu biçimsel olarak pek sevemediğim için okuyamamıştım. Yakın zamanda İstanbul’a yaptığım bir seyahatte Yordam Kitap’a uğrama ve yayınevinin genel yayın yönetmeni Hayri Bey ile keyifli bir sohbet etme imkanım olmuştu. Bu kitap da o zaman almıştım ve ilk fırsatta okumak istiyordum ve okudum.
Kitap inanılmaz çarpıcı bir eser ve ifadenin tam anlamıyla Komünist Manifesto’nun edebî hali. Ki bu ifadeyi daha Ana romanı için kullanmıştım. Bu iki eser aşağı yukarı ayrı çağda yazılmış ve biri dünyanın doğusunu konu alırken diğeri Atlantik’ın batı tarafını konu almış. Ama Ana’yı okurken Rusya’nın bir kasabasında ya da şehirde gerçekleşen mücadeleyi hissederken Demir Ökçe’de sanki bir Devrim Treni’ndeyim ve New York’tan San Francisco’ya bütün ABD’yi geziyormuşum gibi hissettim; bu bakımdan kitap çok hoşuma gitti.
Kitap, 1918 yılında yayımlanmış olmasına rağmen o tarihten bu zamana uzanan yaklaşık 110 yıllık zamana yönelik müthiş bir öngörü sunuyor. Mesela Medusa Salı belgeselinde konu alınan oligarkların iktidarı şekillendirmek için ABD ile yaptığı çıkar ilişkileri ya da Kanlı 1 Mayıs olarak anılan 1977 Emek ve Dayanışma Günü’nün polis devleti tarafından kana bulanması gibi. Ya da 1933 yılında Almanya meydana gelen Reichstag Olayı gibi bazı olayların oligarşi ve devlet eli tarafından yapılıp suçun işçi sınıfına mâl edilmeye çalışılması bir başka örnek olabilir.
Kitapta en beğendiğim noktalardan biri ise partizan bir kadını sevmenin getirdiği güzellik ve huzur. Karşılıklı sevgi her anlamda güzeldir fakat dayanışma ve örgütlü mücadelenin olduğu bir sevgi sanıyorum ki eşsizdir. Bu bakımdan Ernest ve Avis çifti eminim ki mütemadiyen devam eden bir aşkı yaşamışlardır.
Jack London oligarşinin yanı sıra -özellikle kitabın başında- ruhban sınıfını çok iyi tasvir etmiş. Kitapta ayrıca hoşuma giden çok güzel tabirler vardı: Uçurum halkı (ezilen halk için kullanılmış) ve işçi aristokrasisi (işçi kesiminden olup üst sınıflara hizmet edenler için kullanılmış). Bunlara ek olarak London emeğin dayanışmasını o kadar iyi tanımlamış ve sayfalar boyu bu fikri öyle güzel temellendirip desteklemiş ki bunu yazıya dökmem mümkün değil.
Kadınların örgütlü dayanışmada yer alması da çok çok iyi anlatıldığı gibi olayların ana karakterinin Ernest Evenhard olmasına rağmen anlatınının Avis Evenhard olması da muhtemel London’un önemsediği bir tercih olmuştur. Bu dayanışma bana Olga Benario ve Monika Ertl figürlerini hatırlattı (YouTube’de Türkçe kısa belgeseli var her ikisinin de, bakılabilir). Bir diğer tesadüf ise dayanışmanın önde gelen isimlerinden birinin -ki kendisi kitabın başkarakteri- isminin Ernest olması. Bir diğer hoş tesadüf ise büyük bir oligark olan bir ismin romanda Almanya büyükelçisi olması ve sonra işçi sınıfına mensup bir kadın tarafından vurulması. Bilenler bilir, Che Guevara’yı katleden komutan sonrasında Almanya büyükelçisi olmuştu ve Monika Ertl tarafından Che’nin intikamı Almanya büyükelçiliğinde alınmıştı.
Kitabın başında Nâzım Hikmet Ran’ın Vatan Haini şiirini iliklerime kadar hissettiğim noktalar vardı. Ve son olarak, kitabın sonu ise hiç beklenmedik bir şekilde neticeleniyor, bu bakımdan hem sevdim hem de içimde bir burukluk hissettim. Yüreğine sağlık Jack London.
İşçi sınıfının sessiz mücadelesine dair naçizane bir film önermiş olayım: Güneşli Pazartesiler (2002).
Kitapla, sağlıkla, dayanışma ile kalın.