Ben bu kitabı çok sevdim. Mercier’in kalemine de hayran kaldım. Karakter inşasını bu kadar derin, bu kadar sahici yaratması kesinlikle bir başarı. Okurken kimi zaman Lea kimi zaman da Lea için çırpınan babası oldum.
Mercier, bir kaybın yarattığı boşluğun geride kalan iki karakterin üzerindeki yıkımını anlatıyor. Lea ve babası, anne Cecile’nin ölümünden sonra baş başa kalan baba-kızdır. Lea, bu kaybı keman çalma tutkusuyla bertaraf etmeye çalışırken babası da Lea’nın peşi sıra kızının bu hayattaki yolunu açmaya çalışan bir figür oluyor. Lea, tutkusunun zamanla tehlikeli bir saplantıya dönüşüyor olduğunu fark edemezken kendini birçok çıkmaz duygunun ortasında buluyor.
Biz, okuyucular baba-kızın yaşamındaki bütün bu olan biteni Lea’nın babasından dinliyoruz. Babanın bir yolculukta tanıştığı kişiye bütün yaşanılanları anlatması sonucunda anlatıya arada ikinci kişi de dahil oluyor. Hatta arada anlatıcılar hızla yer değiştiriyor ve ikinci anlatıcı bize babanın anlatırken yaşadığı dalgalı ruh hallerinin adeta röntgenini çekiyor.
Kitapta, yaşadığı anne kaybının bir izini taşıyan Lea’nın başarıya olan saplantısının, zamanla baba-kız arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiğini görüyoruz. Hikayeye eklenen her karakterin de bu uçurumun derinleşmesinde bir faktör oluşunu ve büyük tutkunun tehlikeli bir hale bürünerek nasıl da iki kişiyi birden dibe çekişini Mercier çok iyi betimlemeler ile bize aktarıyor.
Hem çok dokunaklı hem çok sürükleyici bu kitaptan sonra Mercier bey’in “Lizbon’a Gece Treni” de listeme usulca yerleşmiş oldu. Kitapta geçen Milla Davis şarkıları ile son.