Normal İnsanlar, bir aşk hikâyesinden çok, konuşulamayan duyguların romanı gibi. Connell ve Marianne arasındaki ilişki, açık iletişimle değil, birbirleri hakkında kurdukları varsayımlarla ilerliyor. Hisler var ama ifade edilmiyor; sorular sorulmuyor, cevaplar beklenmiyor. Romanın finalinde bile bu sessizliği sürdürüyorlar.
Kendini ifade edebilmek öğrenilen bir davranış. Marianne sevgisiz ve aşağılayıcı bir evde büyüdüğü için duygularını dile getirmeyi hiç öğrenememiş. Bu yüzden ilişkilerinde teslimiyete yatkın; sessizlik onun için bir tercih değil, alışılmış bir hâl. Connell ise kendini ifade edebileceği bir anneyle büyüse de, toplumsal konumu ve sosyal baskılar nedeniyle bu hakkı kendinde görmez. Yanlış anlaşılma korkusu onu susmaya iter.
İlişkideki güç dengesi eşit değil. Marianne, Connell’e karşı giderek artan bir teslimiyet içinde. Connell ise güçlü bir karaktere sahip değil; duygusal olarak zayıf, ne istediğini bilmiyor ve çoğu zaman çevresi tarafından yönlendirilerek yaşiyor. Marianne’in teslimiyetinden hoşlansa bile bunun sorumluluğunu taşıyamıyor.
Birinin yanında tamamen kendin olabilmek iyileştirici olabilir, ancak ikisinin de yaraları çok derinde. Kendileriyle barışmadan kurdukları bu yakınlık onları iyileştirmekten çok yaralıypr. Yakınlaşıyorlar ama ilişkilerine bir isim koyamıyorlar; ardından bir şekilde birbirlerini inciterek ayrılıyorlar.
Normal İnsanlar, sevginin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İnsan, kendiyle yüzleşmeden en çok sevdiği kişiyi bile incitebilir. Connell ve Marianne’in hikâyesi, birbirini seven ama kendini henüz tamamlayamamış iki insanın sessizce birbirine çarpmasının hikâyesidir.