"Kendimi değersiz hissediyordum ama bunun nedeni değersiz olmam değildi. Değersiz hissettirilmiş olmamdı."
Şimdi, bu kitaba dair ne mi hissediyorum? Görünen o ki, Marianne ve Connell'ın lisede başlayan ve üniversiteye uzanan o 'sözde' ilişkisine tanıklık ediyoruz. Normalde aklımızın almayacağı şekilde, zengin ve popüler Marianne, lisede dışlanmış bir "ucube" ve zeki kız rolünde. Connell ise fakir ama herkesin peşinden koştuğu, hatta Marianne'in annesinin bile çalıştığı bir 'erkek karakter'.
Connell, Marianne'i görmezden gelmeye çalışsa da hikayeler hep onu buluyor, çünkü kimsenin sevmediği bir kızın popüler bir erkeğin hayatında olması pek hoş karşılanmaz. Marianne bunu yıllarca kabul ediyor; belki de çocukluğunda ya da sevilme arzusunun etkisinden kaynaklanan bir şeyler bu ilişkinin temelini oluşturuyor. Bence tüm bu sevilme arzusunun en yıkıcı, en toksik halini, insanı sıfırdan yeniden inşa etmeye zorlayan bir enkaz bıraktığını görüyorsunuz bu kitapta.
Depresyon, kaybolmuşluk, babasızlık (ya da kötü bir baba figürü), yalnızlık... Tüm bu duygular o kadar keskin ki. Yalnız olmadığımızı hissetmek için normal olana duyduğumuz o zorlu ve gerekli ihtiyacı okurken anlıyorsunuz. Sevgisini istediğimiz kişinin hayatımızda kalması için nelere boyun eğebileceğimizi, o karanlık ve sağlıksız itaat etme isteğimizi...
Yine de, tüm bu karmaşaya, aitlik ve bir araya gelme çabalarına rağmen, bazen o eski sevgiliyi tercih edip bir kez daha kendimizi seçmekten vazgeçtiğimizi görmek sarsıcı. Hayatımda beni ağlatan ilk kitaptı, içimde bir sürü boşluğu doldurdu. İnsan olmak, normal olmaya çalışmak, başkalarını ararken kendini kaybetmek... Galiba hepimizin ortak duyguları bunlar.
Bu kitap sadece okunmaz, hissedilir. Tam zamanı geldiğinde doğru kitabı okuduğunu anlarsın zaten
#k:182700s