·220 syf.····Okunma: 28 Aralık 2025 23:18 Violaine Huisman’ın otokurmacası arada kaldığım kitaplardan biri oldu. Edebi yönden zayıf, anlatımı hakikaten hiç sevmedim. Öte yandan duygusal açıdan çok etkilendim ve pek çok otokurmacanın aksine çok yönlü yaklaşımını beğendim.
Üç bölümden oluşuyor kitap: İlk bölümde yazar genç bir kız olduğu döneme yoğunlaşarak annesini ve annesiyle ilişkisini anlatıyor. Oldukça travmatik bir ilişki bu ve az çok hepimizin yaşadığı, aşina olduğu, sıradan travmalar değil bunlar, oldukça uç noktalarda hayatlar onlarınki. Şizofren, manik depresif, mitoman, kleptoman, alkolik ve histerik bir annenin yazara ve ablasına psikolojik ve fiziksel şiddet uygulaması olarak özetlenebilir kabaca. Dolayısıyla okurken bir yandan midenize yumruk yemişçesine sarsılıyorsunuz ama diğer yandan anlatım öyle düz, öyle dümdüz ki üçüncü sayfa haberinin detaylarını okuyormuşsunuz hissi var, yani yaşananlar ne kadar ağır olursa olsun bunların liste gibi anlatımı değil iyi otokurmaca, diye düşünmeden edemedim. İkinci bölümde ise doğumundan ilk bölümdeki döneme kadar annesinin yaşantısını anlatıyor Huisman. Burada duygusal olarak savruluveriyorsunuz birden çünkü ilk bölümde nefret ettiğiniz anneye üzülürken buluyorsunuz kendinizi. Hak vermek ya da aklamak değil tabii ki ama onun neden ve nasıl öyle bir insan haline geldiğini görüyor ve anlıyorsunuz. Üçüncü bölümde ise annesiyle vedalaşıyor yazar; onun ölümünün ardından yaşadıkları ve hissettiklerinden bahsediyor kısaca. Her şeye rağmen annesine olan bağı da etkileyici ve düşündürücü.
Kitaptan etkilenmemin iki ana nedeni var: Birincisi, dediğim gibi nefret edilesi bir annenin penceresinden de yaşananları anlatması. Çünkü bence edebiyatın bize kazandırdığı en mühim şeylerden biri de empati, hele de anlaşılması zor karakterlerle empati kurdurabilmesi, onları anlamamızı sağlaması bence edebiyatın en büyük gücü ve bu kitap bunu çok iyi yapıyor. (Hatta annesini kendi içinde affetme ihtiyacının ürünü mü bu kitap ya da sevgi açlığıyla büyümenin getirdiği aşırı bağlanma mı diye de düşündüm ama bu başka bir konu.) İkincisi ise haliyle anlatılanların gerçekliği. Paris’in göbeğinde burjuva bir ailenin içine giriyorsunuz, ‘Bunlar da oluyor’ diyorsunuz, ve toplumun misal geçen yüzyılın ilk yarısında antisemitizmi ve ikinci yarıda Afrika’daki sömürgelere bakışı gibi genel yaklaşımlarını da sıradan insanların günlük hayatına sirayet edişini görüyorsunuz satır aralarında.
Sonuç olarak, ben okuduğuma memnunum. Ama edebi açıdan beklentiniz yüksekse (hele ki misal bir “Seneler” belkiyorsanız) hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Şiddet ve istismar nedeniyle tetikleyici olabileceğini de söyleyerek bitireyim.