Budapeşte’de geçen roman, bir çiftin boşanma sürecini merkeze alırken anlatısını yargıç Komives’in belleğinde açılan eski bir kapıyla başlatır. Boşanacak çifti yıllar öncesinden tanıyan Komives için bu dava, yalnızca hukuki bir dosya değil; bastırılmış duyguların, ertelenmiş hesaplaşmaların ve vicdanın sessizce söz aldığı bir yüzleşmeye dönüşür.
Hukuk geleneği güçlü bir ailede yetişmiş olan yargıç Komives, kurallarla şekillenmiş bir adalet anlayışına sahiptir. Duygularını saklayan, mesafeli ve ölçülü duruşu hem mesleki kimliğini hem de özel hayatını belirler. Romanın ilk bölümlerinde yargıcın aile yaşamı, eşiyle olan ilişkisi ve gündelik rutini ayrıntılı biçimde anlatılır. Bu bölüm, bilinçli bir ağırlıkla ilerler; okuru zorlayan ama karakterin iç dünyasını inşa eden bir bekleyiştir adeta.
Kitabın başında yer alan “Gündüz inşa ettiğin gece yıkılır” cümlesi, romanın ruhunu özetleyen bir anahtar gibidir. Gündüzleri düzenle, kurallarla ve akılla örülen hayatlar; geceleri rüyalar, pişmanlıklar ve bastırılmış arzularla çatırdar. Romanın ikinci yarısında karakterlerin karşı karşıya gelişiyle birlikte anlatı birden hız kazanır; metin hem akıcı hem de sarsıcı bir hâle bürünür. Okur, artık yalnızca bir boşanma hikâyesini değil, insan ruhunun karanlık ve girift labirentlerini izlemeye başlar.
Takıntılar, rüyalar, vicdan ve adalet duygusu romanın temel izleğini oluşturur. Yazar, adalet kavramını yalnızca mahkeme salonlarına hapsetmez; onu insanın kendi iç sesiyle verdiği hükümlere taşır. Hukukun soğuk dili ile ruhun kırılganlığı arasındaki gerilim, roman boyunca ustalıkla korunur.
Daha önce iki kitabını da okuduğum yazarın dilimize çevrilmiş üç eserine ulaşabildim ve üçünü de okudum. Bu roman, benim için çok etkileyici ve zihinde iz bırakan bir okuma oldu. Büyük ihtimalle 2025 yılını kapattığım son kitap… Kesinlikle tavsiye ederim.