Bu kitap sadece bir romandan ibaret değil. “Leyla”, bir kadının içe doğru yaptığı uzun, suskun ve derin bir yürüyüş gibi… Hem bugünün kadınına hem de geçmişin sessiz bırakılmış kadınlarına ayna tutan, içimizden biri gibi tanıdık, acıtan ama aynı zamanda iyileştiren bir hikâye.
İki farklı Leyla var kitapta. Biri geçmişte, Osmanlı’nın çöküş yıllarında 2.Abdülhamid döneminde sanatla, aşkla, özgürlükle var olmaya çalışan bir kadın. Diğeri ise günümüz İstanbul’unda boğulmuş, susturulmuş, evliliğinin gölgesinde silikleşmiş başka bir kadın.
Ve biz, kadın okurlar olarak, her ikisinden birer parça taşıyoruz aslında.
Geçmişin Leyla’sı resim yapıyor; ama sadece tuvale değil, kendi ruhuna da dokunuyor. Hem padişahın emrindeki bir memure, hem de kendi arzularının tutsağı. Sanatla nefes alıyor ama toplumla boğuluyor. Leyla Yıldız Sarayı'na birkaç kişinin planı üzerine gönderilmiş bir casus olarak saraya sokulmuştu. Kardeşi Fuat, annesi Sıdıka, gönlünü kaptırdığı İsmet,hepsi üstünde baskı kurup ondan bir şeyler istiyordu.Tabii ki bu isimlerle de kalmayıp Fausto Zonaro'da ondan çok şey beklemekteydi.
Günümüzdeki Leyla'nın sahafta bulduğu bir mektupla geçmişteki zamanın unuttuğu kadın olan Leyla'nın o çetrefilli Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış olduğu hayatını en ince ayrıntısına kadar okuyacağız.
İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetime karşıydı.Bu dönemi de kitaptan geniş çerçeve de okuyacağız.Peki Leyla,bu cemiyetin neresindeydi?
İstemese de bu cemiyetin içine mi çekilmişti?
Leyla'nın bu işlere girmesi ile de evliliği ve hayatı da bozulmuş ve hayat mücadelesi veriyordu.Tutunduğu dallar tek tek kopmuş ve elinde kalmıştı.
Günümüz Leyla’sına dönecek olursak o da evliliğinde mutsuz çıkış yolu arayan bir kadındı.Hakan ile de tam bu dönemde karşılaşacaktır.
Birlikte dönem Leyla’sının hayatını ve o dönemini araştırmaya başlarlar. Günümüz Leyla’sı şöyle düşünür.Aslında ben o Leyla olmuştum kendini bulmak için Leyla'nın hikayesini bitirmesi gerekiyordur.
Kadın gözüyle bakıldığında Leyla, bastırılmış arzuların, yarım kalmış hayallerin ve görmezden gelinmiş kadınların çığlığı gibi. Ama aynı zamanda bir davet: Kendine dön, sesini bul, hafızanı hatırla. Kitap boyunca hissettiğim şey, bir kadının başka bir kadını duymasıydı. Zamanlar, coğrafyalar değişse de kadınların iç yolculukları, sıkışmışlıkları, baş kaldırışları hep tanıdık. Ve bu tanışıklık, bir dayanışmaya dönüşüyor sayfalar arasında. Sessiz bir "Ben de" yankılanıyor her cümlede. "Leyla"yı okurken aslında biz de geçmişimizle, annelerimizle, annelerimizin anneleriyle konuşuyoruz.
Ve belki de en çok kendimizle...