Biz okurları o alışıldık, pofuduk masallardan çeken alan, sert ve sarsıcı bir 'alem' davası. Çağan Irmak, masalın o süslü örtüsünü kaldırmış; altından kadim bir yaşanmışlığı, toprağın en derin sızısını ve insanın o saklı öfkesini çıkarmış. Altamış köyü dediği yer aslında bizim o korkak yanımız; çiçeği kokmayan, çocuğu oynamayan, vicdanı çoktan kurumuş bir insanlık prototipi.
Benim burada asıl takıldığım yer, o 'bambaşka alem' dediğim bütüncül kurgu. Künney’in o saflığının bir 'peri padişahı' sanrısıyla istismar edilmesi ve o masumiyetin karanlık bir zulme kurban gitmesi, masalların o toz pembe dünyasını daha en baştan darmadağın ediyor. Ama o 'canavar' denilen Tepegöz... Bak o işte tam bir başkaldırı. Daha doğmadan annesini koruyan, ona o 'deli kuvvetini' veren, hatta daha kundaktayken o karanlık çuvalın içinde 'asla unutmayacağım' diye yemin eden bir varlık bu. Yani aslında canavar olan o bebek mi, yoksa o bebeği bir 'garabet' diye nehre bırakan, namus deyince mangalda kül bırakmayan ama vicdanı çürümüş o ahali mi? Ben bu kitapta tam olarak bunu sorguluyorum.
Hekim Aytar'ın nehir kenarındaki o afyonlu kafası ise bu alemin felsefi derinliğini bana tam hissettiren yer. 'İnsanlık aslında tek bir vücuttur' demesiyle, Altamış’taki o leş bencilliği öyle bir çarpıştırıyor ki; yazarın o geniş hayal gücü dediğim olay tam burada zirve yapıyor. Tepegöz’ün o çuvaldaki 'unutmama' ve 'kin' yemini, aslında basit bir intikamın değil, büyük bir adaletsizliğin sessiz ve derinden gelen çığlığı gibi.
Özetle demem o ki; bu kitap ne bir hikaye ne de bir masal. Bu, insanın en çıplak, en acımasız ve en kadim halinin bir aynası. Canavarın ormanda değil, insanın o karanlık ve korkak iç dünyasında doğup büyüdüğünü; sonra da bir salın üstünde kaderimize doğru aktığını iliklerime kadar