1826 İstanbul’u... Yeniçerilerin kazan kaldırdığı, şehrin o en gergin ve puslu geri sayımı.
Yağlıkçılar’daki o loş odada, kuşluktan ikindiye kadar ilmek ilmek işlenen bir plan dönüyor. Hedef, sarayın kalbindeki Kaşıkçı Elması. Ama bu sadece bir mücevher hırsızlığı değil; bu tam anlamıyla, her bir karakterin diğerinin zihnini ele geçirmeye çalıştığı bir zihin soygunu. Planlar her seferinde tazelenip planlar derinleştikçe, aslında Kaşıkçı Elması bir paravandan fazlasına dönüşüyor.
Masadaki her karakter, kendi saf tutkusunun peşinde: Biri geleceğin zihinlerini soymak ve adını tarihin hafızasına silinmez bir not olarak düşmek için o elmasın ışıltısına muhtaçken, bir diğeri amansız bir kitap tutkusunun, bir başkası ise hayatının tek gerçeği olan sevdiği kıza kavuşabilmenin hayaliyle bu büyük kumara dahil oluyor. Odadaki dumanlı sessizlik, her karakterin kendi gizli ajandasını diğerinden saklama çabasıyla daha da ağırlaşıyor.
Ancak hikayenin asıl kilit noktası Zafire Kadın. Planlar ne kadar kusursuz olursa olsun, onun varlığı ve aradaki o sarsıcı bağlantı, her an her şeyi değiştirebilecek o tekinsiz gücü temsil ediyor.
Her sayfanın bir sonrakine mühürlendiği bu kurguda; asıl soygun Kaşıkçı Elması'nda değil, karakterlerin kendi zaafları ve birbirlerine karşı ördükleri o karanlık labirentlerde yaşanıyor.
Tarihin en büyük kırılma noktasında, tutkularıyla kapana kısılanların ve bir elmas uğruna ruhlarını masaya sürenlerin sarsıcı hikayesi bu. Unutmayın, her şey her an değişebilir.
"Bir sahaf bir kitabı niye çalsındı ki, zaten bütün nadide ve tek kopya kitaplar elinden geçiyordu. İstediği kitabı satın alabilir, satın aldığı hiçbir kitabı da satmayabilirdi.
"Bir çakaldan daha korkuncu kuzu postunda bir başka çakaldır"
" Orta Asya'dan at sırtında geldik madem her Türk çocuğu at ile kimlik kazanmalı, hayata at üzerinden bakmalıdır. Türklük demek at medeniyeti demektir. Orduda, sarayda, meydanda, bayramda, ciritte, çevgânda... Velhasıl bir at ile bir Türk birbirine çok yakışır. At Türk'ün kanadıdır, denilir"