Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Yunan işgaliyle yangın yerine dönen o sancılı Ege coğrafyasında, sadece sınırlar değil, yüzyıllardır aynı gökyüzünü ve aynı denizi paylaşan insanların ortak yaşamı da paramparça oluyordu. Bu büyük kaosun ve gürültünün tam ortasında, kendi içine dönük, adeta dünyadan elini eteğini çekmiş, sessizliği kendine zırh edinmiş yapayalnız bir delikanlı vardı: Hasan.
Annesini ve babasını erken yaşta kaybetmiş, zeytin tarlalarının kıyısındaki o derme çatma, rüzgar alan evinde tek başına yaşayan bu genç adam, hissettiği derin acıyı ve kederi hep o dilsiz sessizliğinin arkasına saklıyordu. Hayatın tüm yükünü omuzlarında taşıyan sessiz Hasan için zeytinlikler, sadece çalışıp ekmeğini kazandığı bir yer değil, aynı zamanda Thalia’yı gördüğü, ruhunun nefes aldığı tek sığınaktı.
Toprağı işlerken yan yana geldiği Thalia’ya karşı içinde dağlar gibi büyüyen bir aşk besliyordu ama o kadar sessiz, o kadar çekingendi ki, içindeki fırtınalara rağmen dilini bağlayan o zincirleri kırıp kıza bir türlü açılamıyordu.
Tam onun varlığıyla hafif bir huzur bulduğunu, hayatında her şeyin biraz olsun yoluna girdiğini düşündüğü, nihayet mutlu olacağına inandığı o kırılma anında ise kaderin acımasız çarkları yeniden dönmeye başladı. Thalia, aralarındaki o derin sınıfsal uçurumu gözler önüne serercesine zengin bir konakta işe girip oraya yerleştiğinde, Hasan onu bir daha göremedi. Bu ani kopuşla birlikte Hasan, aslında onu ne kadar çok sevdiğini, onun hayaliyle nefes aldığını ancak o gittikten sonra, kendi karanlığıyla baş başa kaldığında idrak edebildi.
Üstelik dışarıda esen savaş rüzgarları, yüzyıllık komşuları bir gecede birbirine düşman edip vatan dediği toprağı yabancılaştırınca, iki halkın da birbirine acımasızca kıyacağı o karanlık devir tamamen başlamış