book blogerr

book blogerr
@book_blogerr
245 okur puanı
Eylül 2023 tarihinde katıldı
Puan vermedi·224 syf.··
2026 7. kitabı
1826 İstanbul’u... Yeniçerilerin kazan kaldırdığı, şehrin o en gergin ve puslu geri sayımı. ​Yağlıkçılar’daki o loş odada, kuşluktan ikindiye kadar ilmek ilmek işlenen bir plan dönüyor. Hedef, sarayın kalbindeki Kaşıkçı Elması. Ama bu sadece bir mücevher hırsızlığı değil; bu tam anlamıyla, her bir karakterin diğerinin zihnini ele geçirmeye çalıştığı bir zihin soygunu. Planlar her seferinde tazelenip planlar derinleştikçe, aslında Kaşıkçı Elması bir paravandan fazlasına dönüşüyor. ​Masadaki her karakter, kendi saf tutkusunun peşinde: Biri geleceğin zihinlerini soymak ve adını tarihin hafızasına silinmez bir not olarak düşmek için o elmasın ışıltısına muhtaçken, bir diğeri amansız bir kitap tutkusunun, bir başkası ise hayatının tek gerçeği olan sevdiği kıza kavuşabilmenin hayaliyle bu büyük kumara dahil oluyor. Odadaki dumanlı sessizlik, her karakterin kendi gizli ajandasını diğerinden saklama çabasıyla daha da ağırlaşıyor. ​Ancak hikayenin asıl kilit noktası Zafire Kadın. Planlar ne kadar kusursuz olursa olsun, onun varlığı ve aradaki o sarsıcı bağlantı, her an her şeyi değiştirebilecek o tekinsiz gücü temsil ediyor. Her sayfanın bir sonrakine mühürlendiği bu kurguda; asıl soygun Kaşıkçı Elması'nda değil, karakterlerin kendi zaafları ve birbirlerine karşı ördükleri o karanlık labirentlerde yaşanıyor. ​Tarihin en büyük kırılma noktasında, tutkularıyla kapana kısılanların ve bir elmas uğruna ruhlarını masaya sürenlerin sarsıcı hikayesi bu. Unutmayın, her şey her an değişebilir. "Bir sahaf bir kitabı niye çalsındı ki, zaten bütün nadide ve tek kopya kitaplar elinden geçiyordu. İstediği kitabı satın alabilir, satın aldığı hiçbir kitabı da satmayabilirdi. "Bir çakaldan daha korkuncu kuzu postunda bir başka çakaldır" " Orta Asya'dan at sırtında geldik madem her Türk
Soygunİskender Pala · Kapı Yayınları · 20261,185 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·248 syf.··
2026 6. kitabı
Biz okurları o alışıldık, pofuduk masallardan çeken alan, sert ve sarsıcı bir 'alem' davası. Çağan Irmak, masalın o süslü örtüsünü kaldırmış; altından kadim bir yaşanmışlığı, toprağın en derin sızısını ve insanın o saklı öfkesini çıkarmış. Altamış köyü dediği yer aslında bizim o korkak yanımız; çiçeği kokmayan, çocuğu oynamayan, vicdanı çoktan kurumuş bir insanlık prototipi. ​Benim burada asıl takıldığım yer, o 'bambaşka alem' dediğim bütüncül kurgu. Künney’in o saflığının bir 'peri padişahı' sanrısıyla istismar edilmesi ve o masumiyetin karanlık bir zulme kurban gitmesi, masalların o toz pembe dünyasını daha en baştan darmadağın ediyor. Ama o 'canavar' denilen Tepegöz... Bak o işte tam bir başkaldırı. Daha doğmadan annesini koruyan, ona o 'deli kuvvetini' veren, hatta daha kundaktayken o karanlık çuvalın içinde 'asla unutmayacağım' diye yemin eden bir varlık bu. Yani aslında canavar olan o bebek mi, yoksa o bebeği bir 'garabet' diye nehre bırakan, namus deyince mangalda kül bırakmayan ama vicdanı çürümüş o ahali mi? Ben bu kitapta tam olarak bunu sorguluyorum. ​Hekim Aytar'ın nehir kenarındaki o afyonlu kafası ise bu alemin felsefi derinliğini bana tam hissettiren yer. 'İnsanlık aslında tek bir vücuttur' demesiyle, Altamış’taki o leş bencilliği öyle bir çarpıştırıyor ki; yazarın o geniş hayal gücü dediğim olay tam burada zirve yapıyor. Tepegöz’ün o çuvaldaki 'unutmama' ve 'kin' yemini, aslında basit bir intikamın değil, büyük bir adaletsizliğin sessiz ve derinden gelen çığlığı gibi. ​Özetle demem o ki; bu kitap ne bir hikaye ne de bir masal. Bu, insanın en çıplak, en acımasız ve en kadim halinin bir aynası. Canavarın ormanda değil, insanın o karanlık ve korkak iç dünyasında doğup büyüdüğünü; sonra da bir salın üstünde kaderimize doğru aktığını iliklerime kadar
Artuçkule'nin Tepegöz'üÇağan Irmak · Everest Yayınları · 202629 okunma
Puan vermedi·432 syf.··
2026 5. kitabı
Hayatın bir bumerang gibi işlediğini, attığımız her adımın bir gün mutlaka bize geri döneceğini anlatan sarsıcı bir yolculuk. Hikâye, Nazlı’nın eşinin şüpheli ölümü ve evindeki kuşların katledilmesiyle başlayan bir kabusun içine, karakterin zihnindeki o derin sisle birlikte bizi de çekiyor. Karakterlerin o puslu ve çözülmesi zor bilinçaltı dehlizlerini okumayı çok seviyorum. Zihnin o sisli tarafı, hikayeye bambaşka bir derinlik katıyor. Polisiye türünün o merak uyandıran temposunu taşırken, asıl gücünü karakterlerin kendi geçmişleri ve karanlıklarıyla yüzleşmelerinden alıyor. Sistemin dışına itilmiş eski bir istihbaratçı ile Cinayet Büro'nun tek kadın polisinin, birbirlerine güvenip güvenmeme ikilemiyle başlayan zorunlu iş birliği, aslında sadece bir dosyayı değil, birbirlerinin yaralarını da kapatma çabasına dönüşüyor. Geçmişin günahlarının, ödenmemiş borçların ve insanın kendi zihnindeki o sessizliğin peşine düşen bu roman; olaylar netleştikçe dünyada tesadüf diye bir şeyin olmadığını, her şeyin bir ritim içinde dengelendiğini hissettiriyor. Polisiye türünde çıtayı her zaman yüksek tutan, insan bilinçaltı ve içsel yolculuklar üzerine de fazlaca okuma yapan bir okur olarak; bu kitabın kurgusunu ve psikolojik derinliğini tam tadında bulduğumu söyleyebilirim. Hem zihni yoran hem de duyguları harekete geçiren, dengeli ve sarsıcı bir okuma deneyimiydi. Oyunculuğuyla yakından tanıdığım Başak Hanım'ın kaleminden okuduğum bu eser, yazardan okuduğum ilk kitaptı ve gerçekten enfes bir kitap olduğunu söylemek isterim. "Kime ne yaşattıysan verdiğin şeyin aynısını yaşarsın bu hayatta. Acı verirsen aynı acıyı, mutluluk verirsen aynı mutluluğu yaşarsın. Unutma, başkasına yardım eden insan aslında kendine yarım ediyordur. Evrensel prensipler bunlar."
Ölü Kuşların SessizliğiBaşak Sayan · İthaki Yayınları · 2026905 okunma
Puan vermedi·208 syf.··
2026 4. kitabı
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Yunan işgaliyle yangın yerine dönen o sancılı Ege coğrafyasında, sadece sınırlar değil, yüzyıllardır aynı gökyüzünü ve aynı denizi paylaşan insanların ortak yaşamı da paramparça oluyordu. Bu büyük kaosun ve gürültünün tam ortasında, kendi içine dönük, adeta dünyadan elini eteğini çekmiş, sessizliği kendine zırh edinmiş yapayalnız bir delikanlı vardı: Hasan. Annesini ve babasını erken yaşta kaybetmiş, zeytin tarlalarının kıyısındaki o derme çatma, rüzgar alan evinde tek başına yaşayan bu genç adam, hissettiği derin acıyı ve kederi hep o dilsiz sessizliğinin arkasına saklıyordu. Hayatın tüm yükünü omuzlarında taşıyan sessiz Hasan için zeytinlikler, sadece çalışıp ekmeğini kazandığı bir yer değil, aynı zamanda Thalia’yı gördüğü, ruhunun nefes aldığı tek sığınaktı. Toprağı işlerken yan yana geldiği Thalia’ya karşı içinde dağlar gibi büyüyen bir aşk besliyordu ama o kadar sessiz, o kadar çekingendi ki, içindeki fırtınalara rağmen dilini bağlayan o zincirleri kırıp kıza bir türlü açılamıyordu. Tam onun varlığıyla hafif bir huzur bulduğunu, hayatında her şeyin biraz olsun yoluna girdiğini düşündüğü, nihayet mutlu olacağına inandığı o kırılma anında ise kaderin acımasız çarkları yeniden dönmeye başladı. Thalia, aralarındaki o derin sınıfsal uçurumu gözler önüne serercesine zengin bir konakta işe girip oraya yerleştiğinde, Hasan onu bir daha göremedi. Bu ani kopuşla birlikte Hasan, aslında onu ne kadar çok sevdiğini, onun hayaliyle nefes aldığını ancak o gittikten sonra, kendi karanlığıyla baş başa kaldığında idrak edebildi. Üstelik dışarıda esen savaş rüzgarları, yüzyıllık komşuları bir gecede birbirine düşman edip vatan dediği toprağı yabancılaştırınca, iki halkın da birbirine acımasızca kıyacağı o karanlık devir tamamen başlamış
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202623 okunma
Puan vermedi·184 syf.··
2026 3. kitabı
İnsan bazen birini kaybettiği için değil, bırakamadığı için yorulur. Ben zamanında o vedalaşılması gereken duyguları fırlatıp attığım için bu kitap bana hiç yabancı gelmedi; aslında kendi geçtiğim yolların sessiz bir onayı gibiydi. İlerlemek isteyen insan, omuzundaki görünmez sorumlulukları tek tek fark etmek zorundadır. Hangisi gerçekten senin sorumluluğun, hangisi sadece alışkanlıkla taşıdığın bir yük? Bu ayrımı yapamayan herkes, kalabalıklar içinde yorulmaya ve hep verici olduğu için kendi içinde tükenmeye mahkumdur. En ağır yük, senin olmayan bir sorumluluğu yıllarca taşımaktır. Bazen korkularımızın üzerini öfkeyle örter, duyguları dağ gibi üst üste yığarız; oysa o duygusal heyelan gelmeden insanın kendini bulması, o yükleri bırakması gerekir. En can alıcı nokta ise şu: İnsan kendisinden ne esirgendiyse; çocukken, gençken içinde ne eksik kaldıysa onu başkasına fazlasıyla sunmak, o yarayı başkasında iyileştirmek istiyor. Ama şunu bilmek lazım; ilerlemek için her zaman yeni bir şey kazanmak gerekmez. Bazen sadece artık taşımaman gerekenleri yere bırakmak yeterlidir. Kendini bulmak istiyorsan, önce sana ait olmayanlarla vedalaşacaksın. Ama şunu unutmamak lazım: İlerlemen için her zaman yeni bir şey kazanman gerekmez; bazen sadece artık taşımaman gerekenleri yere bırakmak yeterlidir. Vedalaşabilmek, bize ait olmayan yükleri geri verebilmektir. Çünkü hayatın sert bir gerçeği var: İşe yaradığında kıymetli, işin bittiğinde ise sadece bir fazlalık olursun. Kendini bulmak istiyorsan, önce sana ait olmayan bu yüklerle vedalaşmalı ve yarım kalmış hikâyeleri zihninde kapatabilmelisin. Kitap bitince bir kadın olarak kendi zaferini ilan etmiş bir kahraman gibi hissettim kitabın kapağını kapattıgjmda işte bu dedim çünkü kitapta anlatılanlar ve yukarıda bıraktığım yorumdan
VedalaşabilmekKahraman Tazeoğlu · Yediveren Yayınları · 20266 okunma