book blogerr

book blogerr
@book_blogerr

book blogerr

, bir kitap okudu
Puan vermedi·208 syf.··
2026 4. kitabı
Şule Akşun
8.3/10 · 27 okunma
Reklam
Puan vermedi·208 syf.··
2026 4. kitabı
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Yunan işgaliyle yangın yerine dönen o sancılı Ege coğrafyasında, sadece sınırlar değil, yüzyıllardır aynı gökyüzünü ve aynı denizi paylaşan insanların ortak yaşamı da paramparça oluyordu. Bu büyük kaosun ve gürültünün tam ortasında, kendi içine dönük, adeta dünyadan elini eteğini çekmiş, sessizliği kendine zırh edinmiş yapayalnız bir delikanlı vardı: Hasan. Annesini ve babasını erken yaşta kaybetmiş, zeytin tarlalarının kıyısındaki o derme çatma, rüzgar alan evinde tek başına yaşayan bu genç adam, hissettiği derin acıyı ve kederi hep o dilsiz sessizliğinin arkasına saklıyordu. Hayatın tüm yükünü omuzlarında taşıyan sessiz Hasan için zeytinlikler, sadece çalışıp ekmeğini kazandığı bir yer değil, aynı zamanda Thalia’yı gördüğü, ruhunun nefes aldığı tek sığınaktı. Toprağı işlerken yan yana geldiği Thalia’ya karşı içinde dağlar gibi büyüyen bir aşk besliyordu ama o kadar sessiz, o kadar çekingendi ki, içindeki fırtınalara rağmen dilini bağlayan o zincirleri kırıp kıza bir türlü açılamıyordu. Tam onun varlığıyla hafif bir huzur bulduğunu, hayatında her şeyin biraz olsun yoluna girdiğini düşündüğü, nihayet mutlu olacağına inandığı o kırılma anında ise kaderin acımasız çarkları yeniden dönmeye başladı. Thalia, aralarındaki o derin sınıfsal uçurumu gözler önüne serercesine zengin bir konakta işe girip oraya yerleştiğinde, Hasan onu bir daha göremedi. Bu ani kopuşla birlikte Hasan, aslında onu ne kadar çok sevdiğini, onun hayaliyle nefes aldığını ancak o gittikten sonra, kendi karanlığıyla baş başa kaldığında idrak edebildi. Üstelik dışarıda esen savaş rüzgarları, yüzyıllık komşuları bir gecede birbirine düşman edip vatan dediği toprağı yabancılaştırınca, iki halkın da birbirine acımasızca kıyacağı o karanlık devir tamamen başlamış
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202627 okunma
Puan vermedi·184 syf.··
2026 3. kitabı
İnsan bazen birini kaybettiği için değil, bırakamadığı için yorulur. Ben zamanında o vedalaşılması gereken duyguları fırlatıp attığım için bu kitap bana hiç yabancı gelmedi; aslında kendi geçtiğim yolların sessiz bir onayı gibiydi. İlerlemek isteyen insan, omuzundaki görünmez sorumlulukları tek tek fark etmek zorundadır. Hangisi gerçekten senin sorumluluğun, hangisi sadece alışkanlıkla taşıdığın bir yük? Bu ayrımı yapamayan herkes, kalabalıklar içinde yorulmaya ve hep verici olduğu için kendi içinde tükenmeye mahkumdur. En ağır yük, senin olmayan bir sorumluluğu yıllarca taşımaktır. Bazen korkularımızın üzerini öfkeyle örter, duyguları dağ gibi üst üste yığarız; oysa o duygusal heyelan gelmeden insanın kendini bulması, o yükleri bırakması gerekir. En can alıcı nokta ise şu: İnsan kendisinden ne esirgendiyse; çocukken, gençken içinde ne eksik kaldıysa onu başkasına fazlasıyla sunmak, o yarayı başkasında iyileştirmek istiyor. Ama şunu bilmek lazım; ilerlemek için her zaman yeni bir şey kazanmak gerekmez. Bazen sadece artık taşımaman gerekenleri yere bırakmak yeterlidir. Kendini bulmak istiyorsan, önce sana ait olmayanlarla vedalaşacaksın. Ama şunu unutmamak lazım: İlerlemen için her zaman yeni bir şey kazanman gerekmez; bazen sadece artık taşımaman gerekenleri yere bırakmak yeterlidir. Vedalaşabilmek, bize ait olmayan yükleri geri verebilmektir. Çünkü hayatın sert bir gerçeği var: İşe yaradığında kıymetli, işin bittiğinde ise sadece bir fazlalık olursun. Kendini bulmak istiyorsan, önce sana ait olmayan bu yüklerle vedalaşmalı ve yarım kalmış hikâyeleri zihninde kapatabilmelisin. Kitap bitince bir kadın olarak kendi zaferini ilan etmiş bir kahraman gibi hissettim kitabın kapağını kapattıgjmda işte bu dedim çünkü kitapta anlatılanlar ve yukarıda bıraktığım yorumdan
VedalaşabilmekKahraman Tazeoğlu · Yediveren Yayınları · 202613 okunma
Puan vermedi·384 syf.··
2026 2. kitabı
Aşkın insanı en savunmasız yerinden yakaladığını söyler ilk arzumuzdan, ilk yaramızdan ve ilk yuvadan. Aşk ilişkisi yalnızca iki kişinin bir araya gelmesi değildir; iki ayrı bilinçdışının, iki ruhsal dünyanın, farklı arzuların, korkuların ve geçmiş deneyimlerin kesiştiği bir alandır. İnsan çoğu zaman bir kişiye değil, görülme, önemsenme, güvende olma gibi içerde aç kalmış bir hâlin uyanmasına âşık olur. Sevilen kişi, bu hâlin mümkün olduğu bir eşik gibidir; bu yüzden insan aslında onu değil, onunla birlikte kendinde ilk kez hissedebildiği duyguyu sever. Aşk yeni bir yara açmaz; zaten açık olan yeri görünür kılar. Acı, kayıptan çok bu açıklığın fark edilmesinden doğar. Âşık olduğumuzda, kaybettiğimizi sandığımız o güvenli yuvayı sonunda bulduğumuza inanırız. Sevgiyle birlikte aitlik ve karşılıklılık mümkün hâle gelir; bu mümkünlük, sevdiğimizle birlikte ortaklaşa inşa edilen bir “ev” duygusunda somutlaşır. Uğruna verilen emek büyüdükçe, ilişkiye yüklenen anlam da derinleşir; emek kutsanır, aşk daha hakikiymiş gibi hissedilir. Belki de gerçekten böyledir: Aşk, emekle büyütülür, zamanla olgunlaşır, yaşlanır ve yaşanmaya değer bir hayatın anlamını taşır. Bu farkındalık derinleştikçe, insanî aşk bir tutunma biçimi olmaktan çıkar. Eksikliği kapatma arzusu çözülür; yerini yönelme hâline bırakır. Burada insanî aşk, Allah aşkına açılan bir eşik hâlini alır. Kul Allah’a yöneldikçe, eksikliğin bir kusur değil, varoluşun çağrısı olduğunu idrak eder. Tasavvufta ayrılığın yıkım değil hatırlayış olması buradan gelir: İnsan Allah’tan uzak olduğu için değil, O’na ait olduğu için özler. Böylece aşk, iki kişi arasında kurulan bir bağın ötesine geçer; insana sevdiği, sevildiği, ait hissettiği ve içinde kalmak için emek vermeye gönüllü olduğu bir “ev” sunar. Bu ev, insanın kendi
Ayrılmak ZamanıTuba Karacan · Everest Yayınları · 202541 okunma