Aşkın insanı en savunmasız yerinden yakaladığını söyler ilk arzumuzdan, ilk yaramızdan ve ilk yuvadan. Aşk ilişkisi yalnızca iki kişinin bir araya gelmesi değildir; iki ayrı bilinçdışının, iki ruhsal dünyanın, farklı arzuların, korkuların ve geçmiş deneyimlerin kesiştiği bir alandır. İnsan çoğu zaman bir kişiye değil, görülme, önemsenme, güvende olma gibi içerde aç kalmış bir hâlin uyanmasına âşık olur.
Sevilen kişi, bu hâlin mümkün olduğu bir eşik gibidir; bu yüzden insan aslında onu değil, onunla birlikte kendinde ilk kez hissedebildiği duyguyu sever. Aşk yeni bir yara açmaz; zaten açık olan yeri görünür kılar. Acı, kayıptan çok bu açıklığın fark edilmesinden doğar.
Âşık olduğumuzda, kaybettiğimizi sandığımız o güvenli yuvayı sonunda bulduğumuza inanırız. Sevgiyle birlikte aitlik ve karşılıklılık mümkün hâle gelir; bu mümkünlük, sevdiğimizle birlikte ortaklaşa inşa edilen bir “ev” duygusunda somutlaşır. Uğruna verilen emek büyüdükçe, ilişkiye yüklenen anlam da derinleşir; emek kutsanır, aşk daha hakikiymiş gibi hissedilir. Belki de gerçekten böyledir: Aşk, emekle büyütülür, zamanla olgunlaşır, yaşlanır ve yaşanmaya değer bir hayatın anlamını taşır.
Bu farkındalık derinleştikçe, insanî aşk bir tutunma biçimi olmaktan çıkar. Eksikliği kapatma arzusu çözülür; yerini yönelme hâline bırakır. Burada insanî aşk, Allah aşkına açılan bir eşik hâlini alır.
Kul Allah’a yöneldikçe, eksikliğin bir kusur değil, varoluşun çağrısı olduğunu idrak eder. Tasavvufta ayrılığın yıkım değil hatırlayış olması buradan gelir: İnsan Allah’tan uzak olduğu için değil, O’na ait olduğu için özler. Böylece aşk, iki kişi arasında kurulan bir bağın ötesine geçer; insana sevdiği, sevildiği, ait hissettiği ve içinde kalmak için emek vermeye gönüllü olduğu bir “ev” sunar. Bu ev, insanın kendi