Gönderi

Puan vermedi·208 syf.··
2026 4. kitabı
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Yunan işgaliyle yangın yerine dönen o sancılı Ege coğrafyasında, sadece sınırlar değil, yüzyıllardır aynı gökyüzünü ve aynı denizi paylaşan insanların ortak yaşamı da paramparça oluyordu. Bu büyük kaosun ve gürültünün tam ortasında, kendi içine dönük, adeta dünyadan elini eteğini çekmiş, sessizliği kendine zırh edinmiş yapayalnız bir delikanlı vardı: Hasan. Annesini ve babasını erken yaşta kaybetmiş, zeytin tarlalarının kıyısındaki o derme çatma, rüzgar alan evinde tek başına yaşayan bu genç adam, hissettiği derin acıyı ve kederi hep o dilsiz sessizliğinin arkasına saklıyordu. Hayatın tüm yükünü omuzlarında taşıyan sessiz Hasan için zeytinlikler, sadece çalışıp ekmeğini kazandığı bir yer değil, aynı zamanda Thalia’yı gördüğü, ruhunun nefes aldığı tek sığınaktı. Toprağı işlerken yan yana geldiği Thalia’ya karşı içinde dağlar gibi büyüyen bir aşk besliyordu ama o kadar sessiz, o kadar çekingendi ki, içindeki fırtınalara rağmen dilini bağlayan o zincirleri kırıp kıza bir türlü açılamıyordu. Tam onun varlığıyla hafif bir huzur bulduğunu, hayatında her şeyin biraz olsun yoluna girdiğini düşündüğü, nihayet mutlu olacağına inandığı o kırılma anında ise kaderin acımasız çarkları yeniden dönmeye başladı. Thalia, aralarındaki o derin sınıfsal uçurumu gözler önüne serercesine zengin bir konakta işe girip oraya yerleştiğinde, Hasan onu bir daha göremedi. Bu ani kopuşla birlikte Hasan, aslında onu ne kadar çok sevdiğini, onun hayaliyle nefes aldığını ancak o gittikten sonra, kendi karanlığıyla baş başa kaldığında idrak edebildi. Üstelik dışarıda esen savaş rüzgarları, yüzyıllık komşuları bir gecede birbirine düşman edip vatan dediği toprağı yabancılaştırınca, iki halkın da birbirine acımasızca kıyacağı o karanlık devir tamamen başlamış oldu. Hasan, kabul etse de etmese de taraf olmamak adına çareyi yollara düşmekte, göçebeliğin o bilinmez rüzgarına sığınmakta bulsa da felek onun yaşayacaklarını yaşatmadan, kader ağlarını sonuna kadar örmeden onu rahat bırakmayacaktı. Artık herkesin zorla kendi safına çekildiği bu kanlı düzende, asıl büyük trajedi ortada kalanların, yani ne o tarafa ne bu tarafa yaranabilenlerin omuzlarına binecekti. Hasan da, Theo da, Nikolasias da işte tam olarak bu amansız fırtınanın ortasında, iki ateş arasında sıkışıp kalan o talihsiz ruhlardı; ne yaparlarsa yapsınlar bu kaçınılmaz gidişata mani olamayacaklardı. Onlar inatla ve safça dostça yaşamaya çabalarken, ne yazık ki tarih buna izin vermeyecekti. Bu büyük kıyım nihayet sona erdiğinde ve bu fırtına dindiğinde, eğer hala hayatta kalmayı başarabilirlerse, bir gün yeniden hiçbir şey olmamış gibi yüz yüze bakıp yan yana durabilecekler miydi? Babasının geçmişine dair henüz keşfetmediği o gizemli sırları ve zihnindeki yarım kalmış Thalia aşkını heybesine koyarak, arkasına bile bakmadan yollara düşen Hasan'ın bu dur durak bilmeyen kaçışı, sadece fiziksel bir yer değiştirme değil; yüzleşmekten korktuğu yalnızlığından, Thalia'ya söyleyemediği yarım kalmış sözlerinden ve ruhunu kemiren o aidiyetsizlik hissinden kaçma çabasıydı. Bazen insan ne doğduğu yere dönebilir ne de kalmayı seçtiği yerde var olabilir; çünkü asıl yıkım silahların patlamasıyla değil, zihinlere zorla sokulan o acı hatıralarla başlar. Bu sessiz ve göçebe yolculuk, gidenlerin gittiği yerde birer yabancıya dönüştüğü, geride kalanların ise her sabah biraz daha eksilerek uyandığı o derin arafın, insanı ömür boyu yurtsuz bırakan en hüzünlü hikayesidir.
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202623 okunma
19 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.