Gönderi

Puan vermedi·280 syf.··
Beğendi
·
2022 32. kitabı
Adı Bilâl’di. Künyesi, Ebu Abdullah. Ribâh’tan olma, Hamâme’den doğma Bilâl! Aslı Habeşî Bilâl! Mekke’de doğan Bilâl... Uzun boylu, ince ve koyu esmer Bilâl... Teslimiyet abidesiydi O,siyah elmastı,kara inciydi! Cehalet ki insanlığı acımasızca kuşatan ateş denizindeki alev! ​Cehalet ki sevgiyi ve merhameti öldüren amansız bir katil! ​Cehalet ki beyinleri kötülükle yoğuran bir kurt! ​Ahlâksızlıkla beslenen akreplerin halkın arasında zamanın kıskacına sızışının vaktiydi. Kıvrılmıştı insanlığın içine içkiyle sulanan, fuhuşla güneşlenen, kumarla beslenen bir yılan... Kâinat tanıyordu Rabbini. Ya insanlar? Onlar duymuyordu çiçeklerin, yaprakların, kuşların, böceklerin, bülbüllerin, güllerin, rüzgârın, yağmurun ve bütün yaratılmışların zikrini… Volkan gibiydiler; ha patladı ha patlayacak! Sevgi, tavşan ürkekliğiyle sinmişti gözlerine. Masum göz bebeklerinde sebebi belirsiz hüzün bulutları vardı Bilâl’in. O sevilmeye alışık değildi, şaşkın ama mutluydu. Ebu Bekir ile aralarında sevgiye dayalı sıcacık bir dostluk kurulmuştu. İman deryasında dalgalandı yürekleri. Söz oldu, dua oldu, can oldu, his oldular. Tek yumruk, tek bilek, tek kuvvet oldular. Kaçmadılar, kovmadılar, sakınmadılar. Tüm yarım olanlara inat tam oldular. Aynı şeyleri hissettiler, aynı rüzgârlarda savruldular. Aynı ateşte kavruldular. Aşk ile bağlılık; Adanmaktır sevdiğine! Teslim etmektir benliğini; Canını vermek istediğine... Gönlünü çepeçevre saran iman nuru, Bilâl için hadsiz bir cesaret kaynağı oluvermişti. Öyle ki, bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her türlü baskı, işkence ve eziyetlerini göze alarak Müslümanlığını açıkça ilan etmekten çekinmiyordu. ​"Bana bu mukaddes dini bıraktırmak için beni parça parça etsen, bin canım olsa da her gün birini alsan vallahi ben bu dini terk etmem! Ben bu uğurda candan da tenden de vazgeçtim." Çocuklar... Oyunun kurbanı çocuklar... Bâtılın içinde yok olan çocuklar. Şımarmış, şımartılmış çocuklar... ​Sardılar Bilâl'in etrafını. Çığlıkları dalga dalga yayıldı etrafa. Alkışlar, küfürler, hakaretler ve kahkahalarla sürüklediler de sürüklediler, içlerine düştükleri karanlığı bilmeden... ​Çiğnediler safiyetlerini küçük adamlar. İnsanlığı sürükledi ufak bedenleri. Merhamet tohumlarını öldürdüler minicik kalplerinde. Sümeyye’nin bu ağır konuşması karşısında Ebu Cehil’in aklı başından gitmişti. Birden elindeki mızrağı ile Sümeyye’nin kafasına vurdu. Sümeyye bu darbe ile oracıkta ruhunu teslim etti. ​Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden yedinci Müslüman, bu kutlu yolda ilk kadın şehit olmuş, uzanmıştı sonsuzluğun gül bahçelerine... Ammar İbni Yaser’in annesi Sümeyye Hatun... Eza ve cefa içindeydi inananlar. Bâtılın pençesi mazlum müminlerin gırtlağındaydı. Bastırdıkça bastırıyorlardı işkenceyi. İnsanın insana yapabileceği en büyük vahşetti bu. Üstelik müminlere bu zulmü putlar yapıyormuşçasına: ​"Gördünüz mü? Bakın Lat ve Uzza neler yaptı dinini terk edenlere." demeleri yok muydu? İnananların kanı buz kesiyordu. Hakikati hakikatsizlik görenlerin yanında Hakikati anlatmak Su dövmekten daha zordur havanda. Bilâl'i Ümeyye bin Hâlef gibi azılı bir müşrikin elinden kurtarıp hürriyetine kavuşturan Ebu Bekir, bir müddet sonra onun gibi köle olan ve iman ettiği için işkence gören annesi Hamâme'yi de satın alıp âzad etti. Anne oğulun sarmaş dolaş olduğu an görülmeye değerdi. Ey amca! Sen ne diyorsun? Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseler de bu davadan vazgeçmemi isteseler, ben de öleceğimi bilsem, yine dönmem!" ​Uzun kirpikleri ıslanmıştı Nebi’nin. Gök kuşağı doğmuştu ıslak kirpiklerinin arasından. Gözyaşlarını amcasına göstermemek için arkasını döndü ve yürüdü. Ebu Talip söylediğine pişman olmuş bir şekilde koştu yeğeninin peşinden. Onu durdurdu ve haykırdı: ​"Ey iki gözüm, yeğenim! Git ve dilediğin gibi dinini yay! And olsun ki, ben seni hiçbir zorlukta yalnız bırakmayacağım! Başıboş dalgalar geçiyor üstümden, sırılsıklamım. Gecenin güneşi kurutmuyor ıslanan kalbimi. Kaybettim seni, bul beni, al beni yeniden doğuşa. Hem yakınındayım hem de çok uzakta. Ne olur çağır beni efendim... ​Hani insan, olmak istediği yerde olduğunun farkına varmaz ya. Hani kaybolduğunu sandığı anda bulur ya kendini. Ya da boşluğun içindeyken sarınır ya görünmez bir sıcaklığa.İşte böyle bir farkındalığın içinde bir an kayboluyor, sonra yine seninle doluyorum. İslâm’ın tohumu insanlığın gönül toprağında günden güne yeşerirken Mekke hâlâ bu konuda kuraktı. Küfrün çoraklığında debeleniyorlardı. Bu yüzden Resullullah da hicret edecekti Medine’ye. Gözlerinden sevinç gözyaşları akıyordu. Etraf ana baba günüydü. Medineliler Nur Güneş’inin yüzünü görmek için çoluk çocuk sokağa dökülmüşlerdi. Kadınlar evlerinde sevinç ile birbirlerine sarılıyorlardı. Hayat anlam kazanır İman, ilmek ilmek örüldüğünde Hakikatin şefkatli kucağında uyanır Yüreğe mıh gibi çakılan sevgi de. Resûlullah'a ve İslâm dinine hakaret eden kimse sağ olduğu müddetçe, bizim sağ kalmamızın bir önemi yoktur. Allah'a yemin ederiz ki, onu gördüğümüzde, kanımızın son damlasına kadar, onu öldürmek için çalışacağız. Yine merhamet ve sevginin en güzeli gösterilmişti. İmanla kucaklamanın sıcaklığı hissettirilmişti esirlere. Adalet terazisinin yüce mahkemesi kalem kırmamıştı kimseye. İnsan; gün gelir kan kusar yutkunur sessizce Gün gelir yutkunduğunca isyan eder hayata Hayat ki sürprizlerle bekler her dönemeçte Kâh güldürür hüzünler içinde kahkahalarla, Kâh ağlatır gamzelerin koynunda hıçkırıklarla... Biz de rızkımızı yiyoruz. Bilâl’in yemediği rızkının karşılığı ona cennette verilecektir. Biliyor musun Ey Bilâl! Oruçlunun kemikleri bile zikreder. Biri oruçlunun yanında yemek yediğinde melekler onun affedilmesi için dua ederler. Erihna ya Bilâl! Rahatlat bizi ya Bilâl!" Ezan aşktı Bilâl’de, ezan şevkti. Ezan ölü ruhları canlandıran, gönüllerdeki pası silendi. Ezan yüceydi, yüceltirdi. ​"Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele." Dua, yeniden diriliştir dünyaya doğanlara. Dua, güçsüzlüğünün farkına varış, aczini kabulleniştir. Dua, karanlıklarda kaldığının idrakine varıldığı anda nura uzanıştır. ​Hamd için yapılan dualar insanın içini arındırır. Onlar da arındılar duayla... Eğer bu barış aylarında savaş olursa, yasak çiğnendiği için buna "Ficâr savaşı" denirdi. Şimdi de aylardan Zilkade ayı (Kasım) idi. Gönül ateşi bir kere sönmeyegörsün; ormanlar kibrit olsa yakamaz. Kalbimizde bir "evet" aklımızda bir "hayır" varsa eğer Önümüzde iki yol vardır; Ya kalbimizi dinleyerek murada ermek Ya da aklımızı kullanarak ukdemizi yıllarca taşımak... Hicretin sekizinci yılı... Ramazan ayının başları... Hava sıcak... Ağızlar oruç... Gün batarken bir su kenarında iftar ettiler... Dualar avuç avuç... Dualar efil efil... ​Müslümanlar ne zamandır bu günün hayalini kuruyorlardı. Hayal ki ne hayal... Rüya ki ne rüya... Nur nehri akıyordu Mekke’ye. Bilâl’de sevinç çığlıkları... Yüreğinde mutluluk gülleri... Nihayet küfrün merkezi nurlanacaktı. Nihayet Kâbe’nin beldesi iman ışığıyla aydınlanacaktı. ​Kâbe ki tevhidin yıkılmaz timsali... Kâbe ki müminlerin değişmez kıblesi... Kâbe ki yeryüzünün en şerefli binası... Kâbe ki içindeki putlarla esaret altında... Kurtarılmalıydı Kâbe! On bin ordu elemanı... Hepsinin elindeki meşalelere kıvılcım oldu bu emir. Bir anda on bin ateş yakıldı. ​Göz kamaştıran bir manzara... Bilâl’in gözlerinde yıldızlar... Mekke’nin seması bu meşalelerle aydınlandı. ​Müşriklerde korku ve dehşet... Hayret ki ne hayret... Dehşet ki ne dehşet... 'Ya Bilâl! Kız kardeşimiz Hind ile evlenmeni kabul ediyoruz!' ​Bilâl içindeki sevinç güvercinleriyle konuştu: 'Ben de Allah'ın emri, peygamberin sünnetiyle kızınızı eş olarak alıyorum.' ​Böylece iki tarafın da anlaşmasıyla Bilâl Yemen'den Medine'ye gelin getirdi ve dünya evine girdi." Hicretin onuncu yılı kurban bayramına doğruydu. Bir haber geldi gönül hanelerini sevinçle dolduran. Bir haber geldi hac zamanı müjde niyetine. Dalga dalga yayılan bir haber yayıldı kulaktan kulağa: ​"Bu yıl Allah'ın Resulü hac yapacak." ​"Hicrî takvime göre Zilhiccenin dördü, Milâdî takvime göre Aralık... Pazar günü... Sabahın erken saatleri... Uzaktan görünen Mekke anaç bir şekilde açmıştı kollarını... Mekke Kâinatın Efendisini bekliyordu. Halk sokaklarda sevdiğine kavuşmanın heyecanındaydı. Mekke iman ve İslâm’ın nuruyla parlayan simalarla dolup taşmıştı. Resûlullah ise Kâbe’ye kavuşmanın sevinciyle dua ediyordu: ​“Ya Rabbi! Şan ve şeref senin evinin!” ​"Ey Ömer! Sen, güçlü kuvvetlisin. Hacerü'l-Esved'e yetişmek için başkasına omuz vurma! İnsanları, güçsüzleri rahatsız etme! Eğer, tenha bulursan ona elle dokun yahut onu öp! Yok, tenha bulamazsan, uzaktan el sürüp öpme işareti yap ve kelime-i tevhid oku, tekbir getir." Ertesi gün Kâinatın Efendisi birden ağırlaştı. Bileklerine, ellerine, alnına ıslak bezler koydular. Hicrî takvime göre Rebiyülevvel ayının on ikisi. Milâdî takvime göre Haziranın sekizi… Günlerden pazartesi… Kara pazartesi… Kararan pazartesi… Karartan pazartesi… =( ​Oysa böyle bir pazartesi gününde mübarek gözlerini dünyaya açmıştı. Şimdi ise gün müjdeci değildi. ​Böyle bir pazartesi gününde peygamberliğe ermişti. Şimdi ise gün tebliğin şahidi değildi. ​Böyle bir pazartesi gününde Hicret etmişti. Şimdi ise gün umut dolu değildi. ​Böyle bir pazartesi gününde Medine’de sevinçle karşılanmıştı. Şimdi ise gün sevindirmiyordu. ​İşte şimdi de fani dünyaya gözlerini yumduğu gündü pazartesi… Altmış üç yıllık vadenin dolduğu gündü. Sevenleri için matemli gündü. Acılı gündü pazartesi… Acıtan gündü… Kanatan gündü… Girdi içeri Ebu Bekir.Üzeri tamamen örtülüydü Cihan Peygamberinin. Örtülü yüzünü açarak kaşlarının arasından öptü can dostunu. 'Efendim' dedi ağladı... 'Dostum' dedi ağladı... 'Peygamberim' dedi ağladı... Ayağa kalktı ve hitap etti: ​'Hayatında ne güzeldin; ölümünde de ne güzelsin!'" ​"Ömer... Ah Ömer! Çırpınan Ömer... “Vallahi peygamber ölmedi! Peygamber ölmedi!” diyen Ömer... Gözüne bir şey görünmüyordu Ömer’in. Elinde kılıcı dört dönüyordu Saadet Mescidinin etrafında: ​“Kim Allah’ın Resulü öldü derse, vallahi kellesini gövdesinden ayırırım!” ​"Resûlullah'tan sonra ben ezan okuyamam!" diyebildi. ​"Peki, ya Bilâl!" demişti Ebu Bekir. Başka çaresi olmadığından "peki" demişti. İçi kan ağlayarak "peki" demişti. Köleliğe izin vermeyeceği için "peki" demişti. Emanete sahip çıktığı için "peki" demişti. ​Medine'nin seması artık Bilâl'in o berrak sesiyle bir daha yankılanmayacak, Medineli o sesle bir daha sokaklara dökülmeyecek, Kevser damlacıkları o sesle bir daha damlamayacaktı ruhlara. Yürek; bazen dalgalanır dinginleştikçe Bazen derinleri istedikçe çıkar yüze Bazen de hiç umulmadık bir anda vurur sahile; Gel-gitlerin çaresi yüreğin kendisidir. Bir çocuk kadar masumdur sevgi; Dokunulsa utanır, kovalansa kaçar; Doyumsuzdur, Göz göze geçen günlerin Bir ömür devam etmesini isteyecek kadar. Ve ayrılık can çekişmesidir sevginin Gözleri Allah'ın Sevgilisinde çakılı kalmıştı sanki. Yüreği kan ter içindeydi. Heyecanla bekliyordu O'nun mübarek ağzından çıkacak kelimeleri. Ve işte konuşuyordu gül yüzlüsü: ​"Bunca ayrılık yetmedi mi, ya Bilâl? Hâlâ kabrimi ziyaret etmeyecek misin?" ​"Vatarabâh, (oh ne tatlı!)" diyerek vefatının yaklaştığına seviniyordu. ​63 yaşındaydı Bilâl. Zayıflıktan hilale dönmüştü. ​"Gidiyordu, garip kalmış duyguların son durağından sonsuzluğun beldesine. ​Gidiyordu yurt yuva ne varsa gözü görmeden, gözlerinde hak nurunu sevdiğine... ​Biliyordu ki her elveda yeni bir merhabaya atılan ilk adımdır..." Kendi güzelliğidir de Bazen insanın gördüğü Farkına varmaz Varsa da anlayamaz.
Siyah ElmasSergül Vural · Paradoks Kitap · 201488 okunma
·
192 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.