Kitap, üç öyküden oluşarak ilerliyor:
Tanrı Gerçeği Görür Ama Bekler
Başkırt İlyas
İki Yaşlı Adam
Bana sorarsanız hepsi birbirinden güzel; fakat içlerinden beni en çok etkileyen öykü “İki Yaşlı Adam” oldu.
İki yaşlı adam, uzun zamandır aralarında konuşup istişare ettikleri hac yolculuğuna çıkmaya karar verirler. Ne arabaları vardır ne atları… Yanlarına yalnızca yeterince para ve küçük bir torba (çıkın) alarak yola koyulurlar. Yoruldukça su, yemek ve diğer ihtiyaçları için kapısını çaldıkları evlere “Tanrı misafiri” olarak girer, dinlenir ve tekrar yollarına devam ederler.
Bir süre sonra yaşlı adamlardan biri, su içmek için bir eve girerken diğeri yoluna devam eder. Eve giren yaşlı adam, içeride iki çocuk ve ailesinin açlıktan ve hastalıktan ölmek üzere olduğunu görür. Dayanamaz, onlara yardım etmeye başlar.
Birinci gün, ikinci gün, üçüncü gün derken sağlıkları yerine gelir artık enerjileri aç olmadıkları için yerine gelir fakat genel durumun düzelmediğini fark eder. Onları bırakıp gitmeye de gönlü el vermez. Cebindeki parayla ailenin borçlarını öder, rehinli tarlalarını geri alır; bir at ve araba satın alıp onlara verir. Ardından sessizce yola koyulur.
Bir süre gittikten sonra cebindeki paraya bakar ve hacca gitmeye artık gücünün yetmeyeceğini anlar. Tanrı’dan affını dileyerek evinin yolunu tutar.
Ama hikâye burada bitmez…
O kadar güzel, o kadar dokunaklı bir öyküydü ki gözlerim dolarak okudum.
Bu kitabı okumanızı canıgönülden isterim.
Beni etkileyen şey, iyiliğin ve yardımlaşmanın bir dine, bir dile ya da bir isme ait olmamasıydı. Onlar kendi dillerinde dua ediyor, kendi inanç biçimleriyle ibadet ediyorlardı ama kalpten çıkan niyet tanıdıktı. Kötülükten uzak durmak, muhtaç olana el uzatmak, karşılık beklemeden vermek… Hepsi bana şunu hissettirdi: Samimiyetle yapılan her iyilik, hangi adla yapılırsa yapılsın, aynı kapıya varıyor.