·100 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Aralık 2025 13:08 Molière'in1662'de Paris'te ilk kez oynandığı oyunu Kadınlar Mektebi dönemde topladığı başarılardan dolayı oldukça tepki ve eleştiri almış. Bunlara karşılık kendisi de Kadınlar Mektebi'nin eleştirisi adlı kitabı yazmıştır. Bu kitap öyle bir tepki toplamıştır ki La Feulliade adında biri, kitaptaki karakterlerin ettiği temsillerden memnun olmadığı gerekçesiyle Mollier'i kulaklarından yakalamış ve ona hakaret etmiştir. Buna ek olarak Arnophe'nin sözleri kiliseye ve kutsal değerlere karşı açık bir saldırı olarak görülmüştür. İlk büyük komedyası olan eseri aşka övgü üzerinedir. Oldukça akıcı, keyifli bir oyundu. Beni okurken dinlendirdiğini hissediyorum bu yazarın.
Yazar, yine insan hayatında önemli bir konuya yer vermiş: kadınların toplum içindeki konumlandırılışı. Okurken, bugünün dünyasıyla eserin yazıldığı dönem arasında bazı farklılıklara rastlasak da genel anlamda aradan geçen bunca asra rağmen pek de bir şeyin değişmediğini fark ediyoruz. Yazarı ölümsüz kılanın da tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. Eleştirdiği meseleler, hayatın yapı taşları hâline gelmiş, üstelik bunların uzun asırlar boyunca da kolay kolay değişmeyeceğini gösteriyor, naçizane.
Okurken aklıma toplumumuzda kadının konumlandırılışı ile ilgili bazı düşünceler geldi. Daha anne rahminde cinsiyetinin belli olduğu an kaderinin belirlendiği topraklarda yaşıyoruz. Cinsiyetin kadın ise çok küçük yaşlarda eşine layık olmak mantığıyla yetiştiriliyorsun. Ev temizliği, yemek yapma, erkeğe (baba veya ağabey fark etmeksizin) karşı gelmeyeceksin mantığı hala devam ediyor. Ne kadar azaldığı iddia edilse de o görünen tarafı oluyor. Alttan alta hala aynı mahiyetler edindirilmeye çalışılıyor. Erkeğe hazır, her türlü hizmeti yapacağı iddia edilen bir hizmetçi yetiştiriliyor. Ve bunu yapan da yine kadın acıdır. Bunlara evimde, etrafımda, okulda dahi şahit olup yaşadım. Bu konu hepimizin yarası ve hala kanıyor. Bunu konuşmaktan, düşünmekten belki de yanmak gerekse bile vazgeçmemek gerek. En güzel başkaldırılardan biri diye düşünüyorum naçizane. Cinsiyet dışında sadece insan ve hayat birleştirme olarak baksak sanırım her şey bu kadar zor olmazdı. Mümkün olmasını asgari ölçü de bile olsa temenni ederim.
Kitabın kendisine gelelim. Ana karakter yaşça büyük olan Arnolphe. Dört yaşında yanına aldığı Agnes'i istediği kadın profilinde yetiştirmeye çalışan biri. Amacı istediği gibi bir kadın yetiştirsin ki boynuzlanmasın. Onun düşünceleri toplumun kadına bakış açısını eleştirir nitelikte. Olması gereken kadını şöyle tanımlıyor: "Kadın kısmına düşen itaattir. Sakal kimdeyse, bütün kuvvet ondadır. Gerçi ailenin bir parçası erkek, bir parçası da kadındır. Fakat parçalar arasında eşitlik yoktur. Biri yukarıda, diğeri aşağıdadır. Biri emreder, diğeri boyun eğer. Görevini bilen bir askerin üstüne, uşağın efendisine, çocuğun babasına, çömezin hocasına gösterdiği itaat, kadının kocasına, aile reisine, veli nimetine, efendisi olan insana duyacağı derin saygının, alçak gönüllülüğün, itaatin, boynun eğişin yanında hiç kalır. Erkek kadına kaşlarını çatıp baktı mı, kadının yapacağı şey hemen başını önüne eğmektir. Kocası lütfedip de ona tatlı bir gülümsemeyle bakmadıkça başını kaldırmaya cesaret etmemelidir." Sanırım bu tanım birçok şeyi ifade ediyor. Yanına aldığı Agnes öyle saftır ki düşüncesi sorulduğunda alakasız seviyede cevaplar verecek türdendir. Tam da Arnolphe'nin istediği türdendir. Ama bir gün kızımız aşka kapılır ve sanırım aşk insan için birçok şeyi aydınlatabiliyor. Beyi köye gittiği zamanda Horace 'ye aşık olan kızımızın hayatı değişir. Aşkın esrarına kapılmış bu ikiliye komplolar kuran karakterimiz ne yaparsa yapsın onların aşkına engel olamaz. Aşkın yalnız gençliğe özgü bir duygu olduğunu, tabiatı zorlamanın bir yarar sağlamadığına da böylece şahit oluyoruz.
Kitapla, ihtimal eşitlikle, iyilikle kalın!