·544 syf.····Okunma: 31 Aralık 2025 17:59 'Ruhlar Evi' bir kadın yazarın salt aşkla, çılgınlıkla ve kendine özgü karakterleriyle biçimlendirdiği 'del Valle' kadınlarının üç nesil boyunca hayatını aktarmıyor sadece; bizi, bu süre zarfındaki Latin Amerika'nın aile hayatına, toplumsal oluşumlarına, yapılanmalarına, kültürel ögelerine, siyasi hesaplaşmalarına ve savaşına da ortak kılıyor. Hala yazar değil de 'kadın yazar' dedirtilen bu düzende Nivea del Valle ile başlayan, onun kızı Clara, onun da kızı Blanca ve Blanca'nın kızı Alba'yla devam eden ve en son Alba'nın da kızının olacağını öğrendiğimiz son kısımda kadınlardan örülü 70 yılı sergilemesinin boşuna olmadığını görüyorsunuz kitapta. Etrafta dolanıp duran tüm erkekleri ise 'figür' kategorisine koymak haksızlık olur tabi, arka planlardaki olayların asıl mimarları onlar hep olduğu gibi.
Söz konusu Latin Amerika olunca büyülü kıtanın büyülü gerçekçilik anlatıcılığını beklememek olmazdı. Tam da beklenildiği gibi yazar olaylar silsilesini Marquez'le yarışır bir ustalıkla anlatıyor. Yeşil saçlı Rosa, büyük büyük teyzesine benzer saç rengiyle Alba bunlardan birkaçı. Fakat en göze çarpan, ruhlarla konuşup olacakları bilebilen, eşyaları yerinden oynatabilen, piyanonun tuşlarını karşıdan çalabilen eksantrik ve canlı karakteriyle Clara. Bir nevi geçmiş, bugünkü ve gelecek ruhların birbirine karıştığı bir düzende karşımıza çıkmamızı sağlayan kitabın merkezindeki söz konusu evi o hale getiren de o. O yüzden ki, kitabın başından ortalarına kadar Clara'nın renkli hayatına ortak olmak çok eğlenceliydi.
Nivea, Clara, Blanca ve Alba, her biri toplumun belli bir döneminin yaşayan tanıkları ve aktarıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Nivea'ya çok az yer verilmesine rağmen kalabalık nüfuslu bir ailenin annesi olarak karşımıza çıkması 20. yüzyılın başındaki dönemin aile yapısına, kadınların oy hakkı için mücedele etmesi ise kadınların siyasi hayattaki rolü üzerine dair ipuçları barındırıyor. Clara, Esteban Trueba ile yaptığı evlilik üzerinden dönemin toprak sistemi, ağalık ve köy hayatına, köylülerin siyasi ve toplumsal hakları, daha doğrusu var olmayan hakları, üzerine çokça bilgiler veriyor. Yüzyılın ortalarına doğru Blanca'nın hayatına baktığımızda onunla birlikte öyküde yer bulan Pedro Tercero ile orta sınıfa ve değişen toplum düzenine şahit oluyoruz. Bu değişimin son halkası ise Alba'nın hayatında vuku buluyor ki bu nedenle Alba üniversiteyi bırakmak zorunda kalıyor. Bu olayların temel sebebi ise tabi ki siyasi ve bizim ülkece 80'li yıllarda derinden etkilendiğimiz, milletçe onarılamaz yaralar edindiğimiz, Sağ-Sol çatışmasının benzeri olaylar silsilesi. Yıllardır egemenliği elinde bulunduran toprak patronlarını şaşırtarak yönetime gelen Marksist başkanla birlikte iğneden ipliğe değişen toplum düzenini, geçim gayesini, sonradan askeri darbeyle birlikte gelen gözaltılarını, tutuklanmaları, işkenceleri, yok olup gidenleri, tecavüzleri vb. bilimum yaşanan çirkinlikleri o kadar iyi yansıtıyor ki kitap, olayların bizim ülkemizde değil de başka bir coğrafyada anlatıldığını algılayamayıp yanılsamalara düşüyorsunuz. Benzer olayların başka başka coğrafyalarda da yaşandığını öğrenmek aynı acıyı paylaştığımızı bilerek bizi sağaltıyor mu, yoksa acıyı katbekat artırıyor mu, pek emin değilim.
Kitabın sonlarına doğru artan bu gerilimi okumak benim için zordu. Eminim o satırları yazmak da Isabel Allende için zordu, çünkü kendisi Şili'nin ilk sosyalist başkanı Salvador Allende'nin yeğeni ki, ben yazar ve kitapla bilgilendim o coğrafyadaki olaylarla ilgili. Her yazılanı bu kadar gerçekçi kılan da yazarın gerçek hayatta yaşadıkları olsa gerek diye düşündüm sonradan. Zira, demokratik yollarla başa gelen Salvador Allende, 1972 yılında general Augusto Pinochet'in başını çektiği ordu tarafından devrilip öldürülüyor ve bunun üzerine Allende ailesi ülkeden sürgün ediliyor. Bu kitabı da sürgün edildikten sonra yazıyor ki, aslında yazdığı ilk eser. Bu da kendisine Latin Amerika edebiyatında önemli bir yer edinmesini sağlıyor.
Kitabın en sonunu Alba'nın ağzından okurken, gerçekte konuşanın Isabel Allende olduğunu ve kendisinden bahsettiğini hisseder gibi oldum. Suçlayıcı olmaktan ziyade kaderci bir ses tonu baskındı. Şöyle diyor Alba: "Başımıza gelenlerin hiçbirinin rastlantısal olmadığını, benim doğumumdan çok önce belirlenen bir yazgıya uyduğunu, Esteban Garcia'nın da bu dizaynın bir parçası olduğunu sezinlemeye başladım. Kaba saba, yamuk bir çizgi gerçi, ne var ki bu dizaynda hiçbir fırça vuruşu boşuna değil." (sf. 493-494). Belli ki yazar yaşanan herşeyi affetmiş de aynı zamanda ki şöyle devam ediyor: "Ah'larının yerde bırakılmaması gereken herkes adına benim öç almam çok güç bir şey, çünkü bunu yaparsam benim aldığım öç de aynı aman dinlemez törenin bir parçası olup çıkar. Bu korkunç zinciri kırmalıyım." (sf. 495).
Bu kadar barışçıl ve sevgi dolu kadınları yaratıp görünür kıldığı, bazı gerçekleri yadsımadığı ve gözler önüne serdiği, düşsel öğeleri ve anlatımıyla harika bir kitap ortaya çıkardığı için müteşekkirim Isabel Allende'ye.