Lise yıllarımda adını o kadar sık duyardım ki…
Hiçbir kitabını okumamış olmama rağmen içimde hep garip bir hayranlık uyandırmıştı Maupassant.
Belki de “Maupassant tarzı hikâyecilik” yani olay öykücülüğünün kurucusu olarak anılmasının bir etkisidir; ama bence gerçekten de öykücülükte ayrı bir ustalığı var.
Kitap, kısa kısa yazılmış 14 hikâyeden oluşuyor ve hiçbirini diğerinden ayırt edemedim.
Her biri kendi içinde çok güzel,.
Fakat kitap hakkında yapılan “beğenilmeme” eleştirilerine katılmam mümkün değil.
Çünkü Maupassant, öykülerinde hayatın içinden olan, günlük hayatta karşılaşabileceğimiz hayat öykülerine yer veren bir yazar.
Bu yüzden herkesi tatmin edecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.
Tüm öyküler basit görünse de size kitabı heyecanla okutturuyor.
Bazen basit bir son görüyorsunuz öykülerde, bazen de “tüh ya” diye içerliyorsunuz.
Tabii ki zihnimde daha çok yer eden birkaç hikâye oldu.
Bunlardan ilki, geçtiğimiz gün size anlattığım o muazzam taşlama: Toparlak.
Diğerleri ise sırasıyla At Üstünde, Bebek, Mücevherler, İp, Takı ve Horla.
Özellikle İp beni biraz üzdü…
Horla ise nefisti.
Kitabın son öyküsü olarak, bir şizofrenin (okuyunca fark ediyorsunuz) kendi anılarını yazdığı, asla unutamayacağım bir hikâyeydi.
Dili o kadar sade ve akıcı ki, bir günde rahatlıkla bitirilir.
Ben kitabı çok sevdim, ama herkes beğenir mi bilemiyorum.
Herkesin bir kitaptan beklentisi başka çünkü.
O yüzden bu kez “kesin öneriyorum” diyemeyeceğim. :')
Alıntıları bu yüzden fazla paylaşıyorum.
Ben bir kitabı almadan önce birkaç sayfasını görmeden karar veremiyorum.
Belki benim gibi olanlara kolaylık olur diye bir nevi amme hizmeti yapıyorum 🩷
Velhası-ı kelam, fazla Maupassant okuyucusu da olmadığı için bence siz bu kitabı okuyun.
Zaten kitap okumaktan âlâ ne var şu âlemde? :)
Ay IşığıGuy de Maupassant