Soğuktur benim dağlarım,
rüzgârı sert, sessizliği derin,
taşında bin yılın izi,
toprağında suskun bir ağıt var Amed’im.
Kar yağar geceden sabaha,
bir çocuğun alnına düşer ilk üşüme,
bir ananın yüreğine çöker hasret
ve sabah, Dicle’ye baka baka uyanır şehir.
Sur diplerinde yankılanır adımlarım,
bazalt taşlar tanır sesimi.
Her taş bir hikâye fısıldar kulağıma,
her hikâye bir yarayı usulca okşar.
Gözlerim Hevsel’de yeşile durur,
ellerim kara bulanan yolları aralar,
çünkü bu şehir yürümeyi öğretir insana
düşe kalka, sabırla, onurla.
Soğuktur yolları Amed’in,
kar diz boyu, umut omuzda taşınır.
Bir türkü başlar uzaktan,
yarım kalmış bir sevdadan söz eder.
Sözler ağırdır, suskunluk daha ağır,
ama bilirim:
Bu şehir susarak da konuşur.
Dicle akar,
zaman gibi, inatla ve sakince.
Kıyısında oturur dertlerim,
taş sektirir çocukluğum.
Bir mendil sallanır uzak bir pencerede,
bekleyiştir adı,
Amed’de beklemek bir sanattır
ve herkes ustadır biraz.
Soğuktur benim dağlarım,
ama yüreği sıcaktır bu halkın.
Bir tas çorba paylaşılır karanlıkta,
bir selam büyütür sabahı.
Kış uzun sürer belki,
ama bahar inadına gelir,
bademe durur umut,
gülümser taşlar bile.
Ben Diyarbakırlı bir kalemim,
mürekkebim Dicle’den,
kâğıdım Sur’un gölgesi.
Yazarım ki unutulmasın,
yazarım ki donmasın sözler.
Soğuk yolları aşar kelimelerim,
karı deler,
Amed’in kalbine varır.
Soğuktur benim dağlarım,
yolları karlı Amed’im.
Ama bil ki şehirler de insanlar gibidir;
acıyla yoğrulur,
umutla ayakta durur.
Ve ben her mısrada
bir kez daha inanırım:
Bu şehir,
en soğuk kışta bile
baharı hatırlar.