Serinin ikinci kitabı.
Nasıl hissettiğimden tam emin olmadan yazıyorum; çünkü kitabı daha 5 dakika önce bitirdim ve bu duyguları biraz sindirmem gerekiyor.
Ben, yazar iyi yazıyorsa her tip erkeğe çekilebilen biriyim ama bazıları var ki ilk anda vurur. Blake onlardan biri. Bu da muhtemelen terapiye gitmem gerektiğini gösteriyor Çünkü Swan’ın yazdığı erkekler aşırı: gerçek dışı, yürüyen felaketler… hem hayran bırakıyorlar hem tiksindiriyorlar. Blake’te en sevdiğim şey (yatak klişesi dışında) ne istediğini bilmesi. Daha en başta anlamıştı. Bu hoşuma gitti. Zaten ilk kitapta Rebecca–Blake için ipuçları vardı ama ben sonlara doğru fark ettim.
İlk kitapta Blake’i sevmiştim, bu kitapta bayıldım. Kim ne derse desin, bence Rebecca onu hak etmedi. Hatta Henley’den bile daha çok çekildim Blake’e.
Kızın yaralı olduğu belliydi; bunu ilk kitaptan biliyorduk. Yaşadıklarına üzüldüm ama böyle büyük bir aşkı taşıyacak kadar güçlü yazılmamıştı bence. Çok bağ kuramadım, sevemedim. Yer yer sinir etti hatta
Zaman atlamaları benim için hassas bir konu ve Swan bu işi iyi yapamıyor.genelde kitaplarinda Bir haftada aşık olup sonra beş yıl acı çekmeleri bana inandırıcı gelmiyor. Bunu tüm kitaplarında yapıyor ama kalemi güzel diye görmezden geliyorum.bu kitaptada sonlarda boyle ayli haftali atlamalar oldu...can sikiciydi
Kitapta geçen bir cümle çok çarpıcıydı:
“Yaralı insanlar başkalarını da yaralar, istemeden bile olsa.”
Doğru… ama dünyada yaralı olmayan kim var ki?
Başları yavaştı, hatta bazı yerleri göz ucuyla geçtim. 150–200. sayfalardan sonra tempo yükseldi. Özellikle iki arkadaşın ilişkiye ve şehvete doğru attığı adımlar ilgimi çekti.kız pasif ve yaralıydı, ne istediğini bilen Blake’i fazlasıyla yordu. “Vay be ne güzel yazmış” dediğim yerler de oldu, “of çok saçma” dediklerim de.
Swan genelde iki tip erkek yazar:
1. Çok yatan, sevince kaçan ama sonunda gerçeği bulan.
2. Yine çok yatan ama sevdiği kadının peşine düşüp canı yanan.
Ben kesinlikle ikinciyi tercih ediyorum. İlki kafamı patlatıyor.
Yorumlarda Blake’e sinir olan da çoktu, kıza kızan da. Bu linci anlamadım. Romantik romanlarda ya erkek geç anlıyor, ya kadın korkuyor. Hangisi olursa olsun okuyucu memnun değil
Blake’te sevdiğim çok detay vardı. Mesela kıza telefon şifresini vermesi. Ben vermem. Çoğu insan da vermez. Ama o verdi. Üstüne bir de “rehberime gir, tüm kızları engelle” dedi. Fantazisi bile güzel Biri bunu bana yapsa oracıkta aşık olurum.
Peki yaralı kız ne yaptı? Her şeyin içine etti. Yazık. Adamın sevgi dili belliydi: koruyan, dokunan, güven veren…Bu kitaptan tek gerçekten sevdiğim karakter Blake’ti.
Rebecca’dan hoşlanmadım. Aralarındaki kimya da benim için “eh” seviyesindeydi.
Hatta bence Blake için ayrı bir kitap yazılmalıydı Rebecca ona olmamış.
Serinin üçüncü adamı var ama onun kitabı henüz yok. Bekleyeceğiz… bakalım gelir mi.
Ve final… Sonu benim için çok iyi değildi. Daha güçlü, daha tatmin edici bir kapanış bekliyordum. Spoiler içerir.
Yüzsüzlük… Kadın erkek tanımıyor.
Kız, oğlanın kalbini kırıyor; sonra utanmadan 7 ay sonra kalkıp, kırmızı mini ve “en sevdiği” elbisesiyle adamın peşine düşüyor.
Salak mısın, nesin?
Adam 7 ay acı çekmiş. Yedi ay!
Sen psikoloğa giderken, onu resmen “psikologluk" yaptığın için hiç utanmadın mı?
Sırf sana aşıktı diye başına ne dertler açtın.
Gerçi niye sana aşıktı, o da kocaman bir muamma.
Neyse… Blake’e kızanlar olabilir, sonrasında yaptıkları yüzünden. Ama ben kızmadım. Adam resmen bir öfke boşalması yaşadı ve bence haklıydı.
Sadece kuyruğunu kıstırıp Rebecca’ya döndüğü anda daha güçlü, daha duygulu bir barışma sahnesi hayal etmiştim.
Ama çok yavan kaldı. Gerçekten çok yavan.