İbrahim'in Kaybettiğini Bulmasıdır son zamanlarda okuduğum en "dolu" kitaplardan biri. Güray Süngü'nün kendine has üslubuyla oluşturduğu bu metin -bence- Türk edebiyatının en donanımlı postmodern romanlarından biri olmaya aday.
İlk olarak romanın adına odaklanmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Yazar daha kapağı açmadan bazı soru işaretleri ve ipuçları veriyor bize. İbrahim kim? İbrahim'in kaybettiği "şey" nedir? Akla gelen ilk sorular bunlar olmakla birlikte "bulmasıdır" kelimesi bize bir arayış hikayesi okuyacağımızın da ipucunu verir. Ayrıca kelimedeki "-dır" çekimi daha masalsı bir yapının, belki bir mesel anlatısının da izlerini taşır. Romanın adındaki bir diğer merak unsuru ise sanki bu adın bir önü ve arkası olması gerektiği hissini uyandırıyor oluşudur. Sanki bu ad, daha uzun bir cümlenin, paragrafın içinden çekilip alınmış ve bir yarımlık, eksik kalmışlık hissi uyandırmaktadır.
Romanın genel kurgu yapısına baktığımızda ilk olarak Süngü'nün romanını incelikli bir şekilde kurduğunu ve yazdığı hiçbir şeyi boşuna yazmadığını, tüm karakterleri ve olayları incelikle bir araya getirdiğini görmenin mümkün olduğunu söylemek gerekir. Roman en temelde "İbrahim adlı karakterin kendi hayatını aramasını" anlatıyor demek mümkün. Tabii bu fazlasıyla yüzeysel ve genel bir açıklama. Bu açıklamadan yola çıkarak romanı biraz daha derinlemesine ele aldığımızda şunları söylemek mümkün:
İbrahim, -muhtemelen- beyaz yaka bir işte çalışan, iyi para kazanan "modern birey" diyebileceğimiz birisidir. Yanında birilerini pek görmediğimiz için onun yalnız biri olduğunu söylemek de mümkündür. Romanın henüz başında İbrahim serçe parmağında bir leke görür ancak bunun çok üstünde durmaz. Ancak bu leke yıkansa da çıkmaz ve giderek de yayılır ve göz ardı edilemeyecek hal alır. Bu "leke" temelde İbrahim'in hayatındaki gözle görülmeyen tüm sorunları sembolize etmektedir. Bilinçaltına bastırılmış tüm sorunların somut yansımasıdır bu leke. Ancak İbrahim bu lekeyi mümkün oldukça görmezden gelerek hayatına, yani işe gelip gitmeye devam eder. İbrahim'in hayatının merkez noktası "iş"tir. İşi, onun kendini tanımladığı en temel şey haline gelmiştir. Ayrıca İbrahim'in çalışıp emekli olmak ve sonrasında Bodrum'a yerleşip domates yetiştirmek gibi basit, tamamen "modern insana uygun" bir "hayali" vardır.
Ancak İbrahim'in hayatı bir sabah işe gitmek için apartmandan çıkarken görünmez bir duvara toslaması sonucu değişir. İbrahim ne yapıp etse de bu duvarı aşamaz ve sonunda merdivenlerden düşüp kafasını yaralar. Daha sonra kendini bir anda hastanede bulur ancak buradaki hemşire ile yaptığı konuşma çok "mantıklı" değildir. Kendini tekrar evde bulduğunda -eve nasıl geldiğini veya hastaneye nasıl gittiğini zerre hatırlamaz- ise aklındaki tek şey işe gitmektir ancak bunu yine başaramaz. Her şeye rağmen önceliği "iş" olan, işten başka bir şey düşünemeyen "modern insanı" temsil eder İbrahim. Hayatının anlamını kaybetmiş bir adamdır ve "hayatının anlamını" bulmak için bir "yolculuğa" çıkması gerekmektedir. Bu yolculuk elbette somut bir yolculuk olmayacaktır. Tamamen içsel, zihinsel bir yolculuk olacaktır.
İbrahim evinden çıkmak için kömürlüğe inmeye ve oradan bir çıkış yolu bulmaya karar verir. Kömürlük, insanın içine attığı her şeyi betimleyen simgesel bir mekandır. Kömürlükte ise onu kendini "Bekçi" olarak tanıtan ve nargile içen bir adam "beklemektedir." İşte bu noktadan itibaren yazar bizi somut gerçeklikten tamamen kopartarak bir yolculuğa çıkarır. Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kalıplarının "zihinsel" bir yolculuk olarak işlenmesidir bu. Ayrıca İbrahim'e bu yolculuğunda Carl Gustav Jung'un "arketip"leri de birer yol gösterici olarak eşlik ederler.
Kömürlükteki "Bekçi"nin yol göstermesi sonucu İbrahim "işe gidebilmek için" çıktığı yolda bambaşka alemlerde yolculuk eder ve zamanla asıl yolculuğun amacını yani kendini, hayatını aradığının farkına varır. Hayatını bulabilmek için de "Kayıp Hayatlar Bahçesi"ni arar İbrahim.
Yolculuk boyunca "kör ihtiyar", "çöp kamyonun şoförü", "liseden aşkı Ebru Deniz", "bilge çiftçi", "kitapçı", "yazar", "kokulu dilenci", "kırmızı kapılı kadın", "dede", "küpün içindeki adam", "suya bakan ihtiyar", "tren biletçisi" gibi pek çok "yol gösterici" onun yolunu çizer. Döngüsel bir yapıda sürekli ilerleyerek ve tekrar ederek ilerleyen bu yolculukta İbrahim zamanla "mantık" aramaktan "akıldan" uzaklaşır ve manevi arayışını sürdürür ve kendini arayışa bırakır. Sırasıyla "Hayat, bilgi, hikmet, akıl ve kalp kapılarından" geçer ve döngüyü tamamlayarak "kendi kitabını" yazar. İbrahim her geçtiği kapıda erginleşir ve kendini yaklaşır. Romanın başlarındaki Bekçi'nin söylediği şu söz bu döngüyü açıkça gösterecek şekildedir: "Ahanda sana eşik, buyur git. Ama döneceğin zaman gittiğin yere hangi yoldan gittiğini unutma ki, döndüğün yer başladığın yer olabilsin. Unutma ki, bütün hikayelerde hazine kişinin kendi bahçesinde çıkar. Ama kişi kendi bahçesindeki hazineyi bile, yedi cihan dolaşıp da bahçesine dönmeden bulamaz. Yani aslında bahçede hazine falan yoktur, hazine eve dönüşür. Çaktın?"
Tüm bunlardan yola çıkarak açıkça görmek mümkün ki Güray Süngü modern bireyin modern hayat içindeki modern dertlerinden dolayı "hayatın anlamını" kaybetmelerinden yola çıkarak bir arayış romanı yazmış diyebiliriz.
Roman hakkında söylenmesi gereken bir diğer önemli unsur da "dil". Güray Süngü dili ve dilin imkanlarını o kadar iyi kullanıyor ki metin dili sayesinde kendiliğinden birkaç basamak atlamayı başarıyor. Kelimelerle ve anlamla yaptığı ustaca oyunlar romanın akıcı bir anlatımı olmasını sağlarken şiirselliği de yakalıyor.
Sonuç olarak postmodern edebiyatın yetkin bir örneği ile karşı karşıya olduğumuzu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.