Stephen Covey’in kitabı elime geçtiğinde, hayatımın dışarıdan bakıldığında düzenli ve üretken, içeriden bakıldığında ise yorucu ve huzursuz bir dönemindeydim. Geriye dönüp baktığımda; tamamlanmış eğitimler, girilmiş sınavlar, ertelenmiş beklentiler ve sürekli açık tutulmaya çalışılan bir “ilerleme hattı” görüyorum. Ancak bugün kendime daha dürüst bir yerden bakabildiğimde şunu kabul ediyorum: Bu çabanın önemli bir kısmı, bilinçaltımda kurduğum büyük bir “gösteri”nin parçasıydı. Görünür olmak, yeterliliği ispatlamak ve alkışla teyit edilmek istiyordum.
Bu noktada baştan bir netlik koymak gerekir. Covey’in kitabında beni doğrudan dönüştüren derin anlamlar bulduğumu söyleyemem. Metin benim için bir rehberden çok, başlatıcı bir mekanizma işlevi gördü. Asıl kırılma, kitapta yazılanlardan değil; o başlatıcı cümlelerin açtığı boşlukta durup kendi hayat pratiğimi yeniden okumamdan doğdu. Bu yazı, bir kitabın yorumundan ziyade, durdurulmuş bir hayat akışında yapılan kişisel bir muhasebenin kaydıdır.
Zamanla fark ettim ki sahne tamamen kapanmamıştı; ancak ışık da benim üzerimde değildi. Varlığım inkâr edilmiyor, ama görünmeme de izin verilmiyordu. Bu hâl, açık bir dışlama değil; sessiz bir mesafe üretme biçimiydi. İnsanı bağırarak değil, suskunlukla terbiye eden bir karanlık… Karanlıkta atılan küçük bir göz kırpması gibi: “Buradasın ama bekle.”
Bu dönemde yaşadığım şey, basit bir geri plana düşme değildi. Geçmişle bugün arasına görünmez bir çizgi çekilmişti. Ne tamamen dışarıdaydım ne de gerçekten içeride. Bu belirsizlik, insanı farkında olmadan kurban psikolojisine iter. “Bunca emeğe rağmen” diye başlayan cümleler, zihnimde güçlü bir savunma hattı oluşturdu.
Ancak zamanla şunu fark ettim: Bu kurban hissi, can yakıcı olduğu kadar konforluydu. Sorumluluğu dışarıya bırakıyor, beni edilgen ama haklı bir konumda tutuyordu. Covey’in satırlarında beni sarsan şey bir çözüm önerisi değil; bu edilgenliği fark ettiren sorulardı. Gölgede olsam bile, irademin tamamen askıya alınmadığını görmek zorunda kaldım.
Kariyer, unvan ve statü; uzun süre zihnimde kalıcılığın sembolleri gibi yer aldı. Sahip olunduğunda her şeyi düzeltecek anahtarlar olarak görüldüler. Oysa yaşanan kopuşlar bana şunu öğretti: Makamlar kalıcı değildir; hatta çoğu zaman geçici olduklarını unuttuklarımız için yıpratıcıdırlar.
Bu farkındalık, bakış açımı değiştirdi. Artık bir pozisyona ulaşmayı nihai hedef olarak görmüyorum. Asıl mesele, pozisyonlar gelip geçerken ayakta kalan bir karakter inşa edebilmek. Kalıcı olanın, unvan değil; ilke olduğunu geç de olsa idrak ettim.
Çalışma hayatım boyunca “acil” olanın içinde kalmayı tercih ettim. Krizleri çözmek, tıkanan işleri açmak ve herkesin geri durduğu anlarda öne çıkmak; görünür kalmanın güvenli bir yoluydu. Bu da gösterinin başka bir perdesiydi.
Ancak acil olan, her zaman önemli değildi. Sürekli başkalarının gündemini taşımak, kendi değer alanımı ihmal etmeme neden oldu. Takdir, geçici bir rahatlama sağlıyor; fakat uzun vadede derin bir yorgunluk bırakıyordu. Bu ayrımı fark etmek, gösteriden çekilmenin ilk adımı oldu.
Tüm bu süreçte hayatım farkında olmadan iş merkezli bir eksene kaymıştı. Kendimi ispatlama çabası, beni ben olduğum için kabul eden alanları geri plana itti. Dışarıdaki sessiz mücadele sürerken, içerideki denge zayıflamıştı.
Oysa çözüm, yeni bir rol ya da yeni bir sahne değildi. Çözüm, ilkeyi merkeze alan bir duruştu. İş geçiciydi, roller değişkendi; ama karakter ve aile kalıcıydı.
Geriye dönüp baktığımda, bu dönüşümün bir kitaptan öğrenilmediğini net biçimde görüyorum. Kitap yalnızca durmamı sağladı. Asıl öğrenme, tekrar eden davranış kalıplarımı fark etmemle başladı.
Uzun süre alkışı, onayı ve ispatlanmış olmanın verdiği hazzı aradım. Bugün ise bunun yorucu bir döngü olduğunu biliyorum. Artık sahnenin ortasında durma ihtiyacı duymadan da ayakta kalabileceğimi görüyorum.
Belirsizliğin, gölgelenmişliğin ve sessiz mesafelerin içinden geçerken fark ettiğim şey şu oldu: Hakiki huzur, görünür olmaktan değil; yerini bilen, ilkesini koruyan ve acele etmeyen bir duruştan doğuyor. Aradığım şey dışarıda değildi. Hazdan vazgeçtiğim yerde, sekinet kendiliğinden geldi.