·667 syf.····Okunma: 05 Ocak 2026 03:19 Gölgeler Kraliçesi o kadar güzeldi ki sabahlayıp bitirdim. Uzun bir sürenin ardından bir kitap için sabahladığım nadir anlardan biri oldu. Tempo hiç düşmediği için yaklaşık 400 sayfayı yerimden kımıldamadan okudum.
Öncelikle genel bir durumdan bahsetmek istiyorum. Bu bir seri kitabı ve oldukça uzun bir seri olduğu için yazar bazı kitaplarda tempoyu düşürüyor, bazılarında ise ciddi şekilde artırıyor. Karakterlerin davranışlarını zaman zaman 180 hatta 360 derece değiştirdiği de oluyor. Yeni karakterler, yeni ilişkiler derken seri yer yer zorlayıcı olabiliyor. Ben bu yüzden fazla detaylı düşünmeden, beklentiye girmeden, keyif almak için okuyorum; yorumum da buna göre şekilleniyor.
Ben Suikastçının Hançeri’nden sonra bu kitaba geçtiğim için içimdeki intikam duygusuyla başladım. Sam’i yeni kaybetmişken kitabın ilk 200 sayfası boyunca Rowan’ı görmemek bana iyi geldi. Zaten Aelin’in neredeyse her kitapta bir ilişkisinin olması nedeniyle artık yeni bir romantik bağ okumak istemiyordum. Aelin’in aşk ilişkilerinden çok dostluklarını okumaktan daha fazla keyif alıyorum.
Lysandra’nın karakter dönüşümü ise bana biraz hızlı geldi. Bu kitapta ilk kez tanısaydım muhtemelen çok severdim; ancak Suikastçının Hançeri’nden gelince, bir anda Aelin’le yan yana çikolata yiyip Arobynn planları yapmaları bana fazla ani hissettirdi. Yazarın “kötüleri iyiye, iyileri kötüye çevirme” çabasını anlıyorum ama bunu bazen karakterin özüne zarar verecek hızda yaptığını düşünüyorum.
Manon’a üçüncü kitapta çok sinir olmuştum, dördüncü kitapta da başlarda aynıydı. Asterin olmasa katlanamazdım. Ancak Manon’un kötülükten gri bir alana evrilmesi bence en iyi işlenen dönüşümlerden biri. Abraxos, Asterin ve Elide sayesinde Manon bölümleri zamanla daha keyifli hâle geldi ve onu daha derin tanımak istedim. Asterin’e ise hâlâ çok üzülüyorum.
Rowan ve Aedion her zamanki gibi okumaktan keyif aldığım karakterlerdi. Aelin ile Rowan arasındaki ilişkinin yüzeysel kalması hoşuma gitti; bu kadar olayın içinde daha fazlasını okumak istemezdim. Dorian–Manon sahneleri güzeldi ama biraz hızlı gelişti. Nesryn’i bu kitapta daha net tanıdım ve sevdim, ancak Chaol ile olan ilişki de bana fazla hızlı geldi. Chaol’un bir önceki kitapta yaşadıklarını bu kadar çabuk geride bırakması pek oturmadı.
Genel olarak kitap çok akıcıydı ve sürekli “sonra ne olacak?” hissi yarattı. Bazı sahnelerde daha büyük patlamalar beklemiş olsam da özellikle Aelin ve Manon karşılaşması beni tatmin etti. Arobynn’in ölümünü Aelin’den bekliyordum ve daha uzun, daha acı dolu bir son hak ettiğini düşünüyorum. Yazarın neredeyse her karaktere sonradan güç ekleme alışkanlığı da dikkat çekici; bu durum artık sürpriz olmaktan çıkmaya başladı.
Tüm eleştirilerime rağmen kitabı sevdim. Sarah J. Maas’ın dördüncü kitapta kalemini belirgin şekilde geliştirdiği çok net. Çeviride ve baskı kalitesinde sorunlar olsa da, hikâye olarak beni içine çekti. Serinin yarısını geride bırakmışken, kalan kitaplarda neler olacağını merakla bekliyorum.