Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler romanında Anadolu’da kök salmış töre düşüncesinin insan hayatını nasıl kuşattığını anlatıyor. Roman, bir çocuğun omuzlarına yüklenen “onur” baskısını merkeze alırken, bu baskının yalnızca bir aileyi değil, bütün bir köyün düşünme biçimini şekillendirdiğini gösteriyor. Okurken, törenin dilinin nasıl normalleştiğini ve insanlar konuşurken bile şiddetin gölgesinin hep orada durduğunu hissediyoruz.
Hikâyenin odağında yer alan Hasan, daha çocukken yetişkinlerin dünyasına itilmiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Çevresindeki herkes ondan “doğru olanı” yapmasını beklerken, roman bize bu beklentinin aslında ne kadar yıkıcı olduğunu yavaş yavaş sezdiriyor. Hasan’ın yaşadığı ikilem, benim için romanın en sarsıcı tarafı: Bir yanıyla itaat etmeye zorlanan bir çocuk, diğer yanıyla içindeki sesi bastırmamaya çalışan bir insan görüyoruz.
Esme karakteri ise törenin en ağır yüzünü gösteriyor. Yazar onu yalnızca “kurban” olarak çizmekle yetinmiyor; onun korkularını, direnişini ve çaresizliğini katman katman açıyor. Bu noktada Yaşar Kemal’in dili çok etkileyici geliyor: Köy yaşamının ayrıntıları, doğa tasvirleri ve diyaloglar, sahneleri gözümüzün önüne getiriyor; fakat şiddetin ayrıntılarına boğmadan bunu yapıyor.
Romanın beni en çok düşündüren yanı, “adalet” diye savunulan şeyin aslında vicdanı susturması. Kimse kendini kötü görmüyor; herkes geleneği sürdürdüğünü sanıyor. Bu da eseri yalnızca bir töre hikâyesi olmaktan çıkarıp, bugün bile geçerliliği olan bir sorgulamaya dönüştürüyor: Toplum adına konuştuğumuzu sandığımızda, bireyin sesi nerede kalıyor?
Sonuç olarak Yılanı Öldürseler, sert bir konuyu sakin ama derin bir anlatımla ele alıyor. Okur olarak kendimizi karakterlerin yanında hissediyoruz; kararlarını onaylamasak bile, nasıl oraya sürüklendiklerini anlamaya başlıyoruz. Bence romanın asıl gücü de burada: Açık bir değer yargısı sunmuyor; yorumu okura bırakıyor.
Yılanı ÖldürselerYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202028bin okunma