Kitabın adını gören ve ilk sayfayı okuyup 19. yüzyıl ortası Viktorya çağında geçen bir aşk hikayesi okuyacağını sanan herkes son sayfaya gelene kadar çağın lirik ve romantik sıradan aşk hikayelerinden birini okumayacağını hemen anlar. Çok zekice yazılmış, zekice tasarlanmış, mantıklı bir aşk romanı karşımızdaki ve de esrarlı. Kitabın arka kapağında Orhan Pamuk'un kitaba dair yorumu bu. İşin aslı ve kişisel görüşüm de benzer olmakla birlikte sadece mantıklı bir aşk romanı olarak adlandırmak da kitabın belli bir dönemi resmetmesi açısından hak ettiği övgüyü de gölgelemek olur. Her ne kadar kitap 1969 yılında yayınlansa da, dönemini bolca aktardığı çağın kraliçesiyle anılan Viktorya çağını azıcık irdelemek gerekir önce.
Viktorya çağı, İngiltere kraliçesi Viktorya'nın hüküm sürdüğü 1837-1901 yıllar. Çağın sınıfsal yapılanmalarına, ekonomik ilerlemelerine, dinin toplum üzerindeki rollerine, ahlaki katılığa, cinsel tabulara, kadın-erkek rollerindeki 'görev' bilincine kadar bir çok konuyu gerçekçi bir üslupla barındırır çağın edebi metinleri de. Post modernizmin ilk örneklerinden sayılabilecek Fransız Teğmenin Kadını kitabında John Fowles'un, Viktoryen çağına ait en çok üzerinde durduğu konuların kadın ve erkeklerin 'görev' bilinci, katı ahlak bekçiliği ya da 'dincilik' ve cinsellik üzerindeki yapay çekingenlik olduğunu söylesek çok da yanlış olmaz sanki. John Fowles'un Viktoryen çağın ikiyüzlülüğünü net bir şekilde resmetmesi, salt tarihsel bir tutum takındığından ötürü değil. Yalnız bu konuya değinmeden önce şu paragrafa göz atalım derim, zira mevzu bahis çağı özetler nitelikte: "On dokuzuncu yüzyılda karşımıza neler çıkıyor? Kadının kutsal olduğu bir çağ; on üç yaşında bir kızı birkaç pounda satın alabilirdiniz: Sadece birkaç saatliğine istiyorsanız üç beş şilin yeterliydi. Ülke tarihi boyunca en çok kilisenin yapıldığı; Londra'daki her altmış evden birinin genelev olduğu bir çağ (şimdi altı binde bir filan). Evliliğin kutsallığı (ve evlilik öncesi iffet) her yerde yazılıp söylenirken; veliaht başta, devlet büyüklerinin hiç bu kadar kepaze bir özel hayatı olduğu görülmemişti... Kadınların orgazm olamayacağı evrensel bir gerçek kabul edilmişti; yine de bütün orospulara orgazm taklidi yapmak öğretiliyordu. İnsan uğraşılarının hemen her dalında büyük bir ilerleme ve özgürleşme varken, en kişisel ve temel konularda tam bir diktatörlük hüküm sürüyordu." (sf. 281).
İşte böyle tutucu bir çağın tam da ortasına Fowles, 'Fransız Teğmen'in Kadını' ya da 'Trajedi' olarak anılan ama kendisine 'Fransız Teğmen'in Oro.pusu' demekten çekinmeyen, zamanın tipik kadın karakterlerine tamı tamına zıt, gizemli, sezgi gücü yüksek, açık sözlü, özgürlüğe düşkün bir kadın yaratıp koyuyor: Sarah. Her anlamda sinizmle yüklü bu baş karakter, çağın tüm tutuculuklarına tekil bir karşı duruşun dişil temsili. Kadının yaratılmasındaki amacın salt evlenip çoğalmak olduğunu öne süren çağı alaya almanın daha zekice bir yolu olamazdı. Az kalsın modern bir feminist akımın kıvılcımını yakacak bu kadın, gerçekten var olsaydı neler olurdu, bilemiyorum. Yalnız, şu lafları her çağda söyleyecek güçte, açık sözlülükte ve yüreği sevgi dolu kadınlara ihtiyacımız olduğu bir gerçek: "Çünkü... çünkü, bilmiyorum, bana durmadan iyi yürekli, dindar insanlar arasında yaşadığım söyleniyor. Bana en amansız dinsizlerden daha acımasız, en aptal hayvanlardan daha aptal görünüyorlar. Gerçeğin bu olduğuna inanamıyorum. Yaşamda anlayış ve sevgi olmadığına." (sf. 151).
Sarah'nın toplum dışılığı ve anti-kahramanlığı karşısına, toplumun tipik bir üst-sınıfına mahsus karakterini koyuyor Fowles: Charles. Çağın gerektirdiği 'görev' bilinciyle donatılmış, görmüş geçirmiş zengin bir aristokrat. Fakat Sarah ile tanıştıktan sonra kurduğu dengeyi korumakta bocalar ve kendini bulmak adına bir adım atıyor. Yalnız, okur olarak ikilinin bol bol sevişmelerini, vıcık vıcık romantizm kokulu diyaloglarını falan ummayın. Karşılaşmalarından itibaren gerilimin had safhada olduğu bir aşk bu. Çağın gerektirdiği her özelliğe burda da baş kaldırıyor Fowles.
Fowles'u farklı kılan, çağın üstatlarından biri haline getiren özelliklerinden biri de hikayeyi bize ulaştırmadaki çarpıcı üslubu ve deneyciliği. Ne olayların tüm detaylarını ve nasıl biteceğini daha en baştan bilen Tanrısal anlatıcı olarak kitabın görünmez baş yazarı ne de tam anlamıyla görmüş, duymuş, edinmiş bir tarihsel hikaye anlatıcısı. Bir bakıyoruz bir asır öncesine ait bu hikayeyi anlatırken yok oluyor ve bizi karakterlerle baş başa bırakıyor, bir bakıyoruz araya girip biz okuyucuya kendi olarak bıdı bıdı birşeyler anlatıyor. Bunu da şöyle açıklıyor kendini açıkça gösterdiği bir bölümde: "Bilmiyorum. Bu anlattığım hikaye tamamen hayal ürünü. Şu yarattığım karakterler zihnim dışında hiçbir yerde var olmadı. Eğer şimdiye kadar karakterlerimin zihinlerini ve en gizli düşüncelerimi biliyormuşum gibi davrandıysam, bunun sebebi hikayemin geçtiği zamanlarda dünya çapında kabul gören (söz dağarcığını ve "sesini" de kısmen benimsediğim) bir tarzda yazıyor olmam; romancının Tanrı'nın hemen yanı başında görüldüğü bir tarz bu. Her şeyi bilmeyebilir, yine de biliyormuş gibi davranır." (sf. 105).
Kitaptaki 'özgürlük' temasına bir atıf ve kendine de pay çıkarma adeta. Ama bunu yapmasındaki asıl sebep başka gibi. Şöyle ki, Fowles, 1857 yılının Viktoryen özelliklerini bize sunarken biz okuyucuların yüzlerce yıl öncesinin gerçeklerini bu iki aşık arasındaki diyaloglardan tam anlamıyla anlayamayacağımızı çok iyi biliyor. Viktoryen dönemde yaşamanın ne anlama geldiğini tüm yönleriyle ortaya koymak için de çağlar arası tercümanlığı gönüllü olarak yapıyor. Bu da bizim Sarah ve Charles başta olmak üzere diğer tüm yan karakterlere karşı da empati beslememizi daha kitabın en başından itibaren sağlıyor. Mesela, yukarıda bahsini geçirdiğim 281. sayfadaki alıntının yer aldığı bölümü şöyle bitiriyor: "Şimdi geri dönelim. Şimdi Sam ve Mary'nin neden ahıra gittiklerini anlayacaksınız." (sf. 286).
Fowles'un deneyciliğindeki göze çarpan başka bir detaya göz atarsak, kitabın birden fazla sonu olduğunu görürüz. Tanrısal anlatıcı rolünden çıktığının ve ne olacağını yazar olarak kendisinin de kestirememesinin en açık kanıtı bu; çünkü gerçekte hayatın tek bir yüzü yoktur ve olacaklar edimlerimizde saklıdır.